Ayna

Biri yavaşça kulağıma fısıldadı:

“Şuradaki büyü dükkanı var ya, orada bir büyücü var, ne istersen elde edebilirsin…”

Sonra da ekledi:

“Karşılığını merak etme, büyücü çok insaflı, birlikte karar verirsiniz.”

Çok düşündüm, istediğim her şeyi verebilecek bir büyücü; gitsem mi, gitmesem mi? Her şeyim var mı, yoksa başka şeyler de istiyor muyum? Ayaklarım günlerce gitmekle gitmemek arasında bocalayan beynimin hışmına uğradı. Kendi kendimi ikna çabalarım sonuç verdi ve şöyle düşünmeye başladım: “Denemekle ne kaybederim ki?”

Sonunda insanım ve meraklıyım ya, gitmeye karar verdim.

Büyü Dükkanı’nın önüne geldiğimde, üstünde “açık” yazılı kapıyı yavaşça iterek içeri girdim. Tuhaf, aynalarla kaplı bir yerdi. Her aynada yansımam daha farklıydı. Kendimi lunaparklardaki aynalı evlerdeymiş gibi hissettim. O sırada bir ses:

“Hoş geldin,” dedi, “her bir ayna bir kapıyı açar, istediğin birini seç. Hangi kapıyı seçersen seç, sonunda bana ulaşırsın.”

Açtığım her kapı büyücüye gidiyorsa, neden bir seçim yapmalıydım ki? Aynalara tek tek baktım; kiminde kısa, kiminde uzun, kiminde zayıf, kiminde şişmandım. Bazen kendi yüzümden kendim korktum, bazen gülümsedim komik görünümüme. Sonra bir kapıyı hafifçe itiverdim. Karşıma kocaman, biraz loşça ve sanki filmlerde gördüğüme benzer bir hazine odası çıktı. En arkada ise büyük ve tahtı andıran bir sandalyede oturan Büyücü vardı. Bana şöyle dedi:

– İçeri gir ve anlat bakalım, neden bu kapıyı seçtin?

– Bilemiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

– Bana kabul edebileceğim bir cevap verirsen, karşılığında benden istediğin bir şeyi ben de sana verebilirim.

Kafamın içinde “neden” sorusu gidip geldi. Onca kapı arasından neden içeri girdiğim kapıyı seçtim? Bir şeyleri nedensiz mi yapar insan? Düşüncelerimde içeri girmeden önceki anları hatırlamaya çalıştım. Bir ayna beni çok korkutmuştu. Orada yüzüm bedenime göre çok büyüktü ve bana çocukken seyrettiğim Frankeştayn filmini hatırlatmıştı. Bir aynada vücudum çok şişmandı; bana çocukluğumda seyrettiğim tombullar isimli çizgi filmi hatırlattığı için kendime bakarken gülmüştüm. Aynada kısa olduğumda kendimi çirkin hissetmiştim. Uzun olduğumda aklıma erkek arkadaşım gelmişti ve onun yanında o boyla asla topuklu giyemezdim. Derin bir nefes aldım ve iç çektim, sonra sordum:

– Bir kez daha dışarı çıkıp, tekrar aynı kapıdan içeri girebilir miyim?

– Bilmiyor musun, hayatta her şey sadece bir kez ve o bir anda gelir insanın başına. Tekrar içeri girdiğinde aynı şeyleri hissedebileceğini mi sanıyorsun?

Kafamın içi karmaşık, düşünmeye devam ettim. Sonra hemen içeri girmeden önceki duygumu anımsamaya çalıştım. Kendimi rahat hissetmiştim, bir şeylerden emindim, gördüğüm şey hoşuma gitmişti, huzurluydum, sakindim. Ve işte o an hangi kapıyı seçtiğimi fark ettim. İçeri girdiğim kapıdaki ayna, her sabah kendi evimdeki aynada görmeye alıştığım insanı gösteren kapıydı. O ayna bana beni ama olduğum gibi beni göstermişti. Mırıldanır gibi cevapladım:

– Olduğuma inandığım Ben’i gösteren aynalı kapıdan içeri girdim çünkü başka bir şey olmak istemedim, bugün olduğumdan daha farklı olmak istemedim.

Büyücü sordu:

– Artık sana bir şey verebilirim. Benden ne istersin?

– İstediğim her şeye zaten sahibim. Ama bir süre senin oturduğun yerde oturup “aşağıdaki Ben’e bakabilmek isterdim.

Büyücü sandalyesinden kalkıp bana yer verdi ve ekledi:

– Bakalım buradan baktığında da, gördüğünü sevebilecek misin?

Bilgi

Büyücü’ye ilk gittiğim günden beri ayaklarım beni sürekli Büyü Bükkanı’na sürüklüyordu. Her gün önünden geçmemek için savaş veriyordum, ama nafileydi. Mıknatıs gibi bir güç devamlı kulağıma fısıldıyordu:

– Gel, gel ve büyülerimi dene!

Kendimi rahatlatabilmek ve kulağımda sürekli yankılanan bu sesten kurtulmak için olmadık bahaneler buluyordum. Ama boşa çabaydı. Boşuna Büyü Dükkanı değildi adı; orada insanı çeken bir şeyler vardı.

Sonunda şu karara vardım: “Eğer evrendeki tüm bilgilere sahip olabilirsem, bir daha Büyü Dükkanı’na gitmem. Öyle ya, tüm bilgileri alabilirsem, her şeyi yapma gücüne sahip olabilirim. Bu kadar çok şey bilirsem, bir daha neden Büyücü’ye gideyim ki?”

Bu fikir beni öyle etkilemişti ki, zafer kazanmış kumandanlar gibi gururla Büyü Dükkanı’na yöneldim. Yavaş yavaş yürüdüm. Bu kez kapıyı itip içeri girmeye çalışırken rahattım. Daha önceden içeri girdiğim için girişin nasıl olduğunu biliyordum; aynalarla kaplı bir odaya girecektim. Hatta hangi kapıyı seçeceğimi bile biliyordum. Yani çocuk oyuncağı gibiydi.

İşte bu ezberlenmiş durum sebebiyle kapıyı iterek içeri girdiğimde tam anlamıyla şok oldum! Bir adım geriledim ve içimden “acaba yanlış bir dükkana mı girdim?” diye geçirdim. Ama hayır, doğru yerdeydim. Fakat aynalarla dolu olan o dükkan gitmiş yerine bambaşka bir yer gelmişti ve giriş kocaman bir kütüphane gibiydi! Demek ki, Büyücü son gelişimden bugüne, dükkanının içini değiştirmişti.

– Hoş geldin, şaşırmış gibisin?

– Evet. Aynalarla kaplı bir odaya geleceğimi sanıyordum.

– Sanmakla, bilmek ayrı şeyler, öyle değil mi?

– Evet, ama… Daha önce gelmiştim; yani biliyordum ve bu kadar kısa sürede buranın bu kadar çok değişeceğini düşünemedim.

– Düşünemedin mi? Yoksa kendini bazı koşullara şartlandırdın mı? Hiçbir şey düşünmeden gelseydin, gördüğün hiçbir şey seni şaşırtamazdı, öyle değil mi? Kafanda bir şeyleri düşündükçe; olanı veya olmasını istediğini, kendini kısıtladığının farkında mısın?

– Bilemiyorum. Belki. Sanırım. Bilemedim.

– Neden geldin buraya? Bir isteğin mi var?

– Evet, evrendeki tüm bilgilere sahip olmak istiyorum.

– Hmm, zor bir şey istiyorsun; zor ama olanaksız değil. Peki, karşılığını da verebilecek misin?

– Karşılığında ne istiyorsun?

– Öğretme yeteneğini senden geri alacağım, hiç kimseye hiçbir şey öğretemeyeceksin. Bu sebeple hemen karar verme, cevap vermeden iyi düşün! Burada gördüğün milyonlarca kitaptaki bilgiler bir anda senin olabilir. Burada evrenin tüm gizi saklı. Ve nasıl müthiş bir güçtür bu!

– Ama kimseye bir şey öğretemeyeceğim?

– Evet, bu yeteneğini senden alacağım.

Değişik bir durumdu o an yaşadığım. Hem istediğim, hem istemediğim bir şeyin arasında kalmak gibi. Aklıma oğlum geldi; her gün bana bir şeyler soran güzel oğlum. Ona bir şeyler öğretememek nasıl olurdu? Ya okuldaki öğrencilerim? Ya yazı yazdığım dergiler? Arkadaşlarımla sohbetlerim nasıl olurdu? Biri hastayken ve ben nasıl iyileşeceğini bildiğim halde, söyleyemeseydim? Her şeyi bilmek ve hiçbir şeyi paylaşamamak…

Sahi bilgi paylaşılamadığı sürece ne işe yarardı ki? Öğrenmek isteğim sonsuzdu, evet ama öğretme isteğim de bir o kadar sonsuzdu! Bilgileri öğretemedikten sonra o bilginin ağırlığıyla nasıl yaşardı insan? Bilmek, her şeyi bilmek ve hiçbir şeyi öğretememek…

– Hayır Büyücü! Bu bedel çok ağır ve insafsız, bunu ödeyemem. Böyle bir anlaşmayı kabul edemem.

Hayal kırıklığı içinde sırtımı döndüm ve tam Büyü Dükkanı’ndan çıkmak üzereyken, Büyücü bana seslenerek, bir kitap uzattı. Üzerine baktım, “Evrenin Tüm Gizleri İçimizde Gizli” yazıyordu. Merakla sayfaları açtım ama hepsi boştu… Sorarcasına başımı kaldırdım fakat Büyücü gitmişti. O sırada bir kahkaha duydum ve ardından havada benden giderek uzaklaşan sesi asılı kaldı:

– Ne zaman yazmaya başlayacaksın?

Tutku

Güneşli meydanda kahvemi yudumlardan gözüme ilişti ilk kez. “Hayatımda gördüğüm en güzel insan,” dedim kendi kendime. Çok uzun değildi ama inceydi, nispeten kaslıydı ve hoş bir görünümü vardı. Gözlerim uzun süre ellerine takıldı; kahve fincanını tutan parmakları o kadar hoştu ki, bir an piyano çalıyor olabileceği geldi aklıma. Açık kumral, kısa saçları ve yuvarlak gözlükleri vardı. Göz rengini göremeyeceğim kadar uzaktı benden ve doğrusu göz rengi pekte umurumda değildi. Garsonu çağırıp hesabı ödeyene kadar O’na bakmaya devam ettim. Sadece masadan kalkarken şöyle bir göz ucuyla baktı bana ve o an, O’na aşık oldum…

O gider gitmez oturduğum cafe çirkinleşti sanki, anlamsızlaştı. Yüreğimde hem bir kıpırtı, hem de tuhaf bir hüzün vardı.

Günlerce O’nunla yeniden karşılaşabilmek için dualar ederek yürüdüm sokaklarda; aklımda sürekli o bir anlık bakışı vardı. Yüreğim hiç tanımadığım bir insan için ağlıyordu ve bu daha önce hiç yaşamadığım bir şeydi!

Bir akşam hüzün dolu bir iki göz yaşı döktükten sonra Büyücü’ye gitmeye karar verdim. Ayaklarım da bir bezginlik vardı ve sanki zorla Büyücü’ye gidiyorlardı. Aslında beni rahatsız eden şeyi biliyordum; zor geliyordu, gururuma dokunuyordu bir adamın beni sevmesi için Büyücü’ye gitmek. Ama O’nu gördüğümden beri yemek bile yiyemiyordum. Ruhumu nasıl huzura kavuşturacağımı bilemiyordum. Sadece bir kez daha görebilseydim, sadece dokunabilseydim bir kez, sadece sevseydi O da beni, tıpkı benim O’nu sevdiğim gibi…

Büyü Dükkanı’nın kapısını iterken içimde bir ikilem oluştu; girse miydim, girmese miydim? Biraz bekledim yarı aralık kapıda. Sonunda neredeyse acıyla karar verdim: İçeri girmek istiyordum, girmeliydim çünkü bu sorundan başka türlü kurtulamazdım. İçeri girince de, sanki çoşkuluymuşum gibi haykırdım:

– Merhaba Büyücü!

Bu sözü söyler söylemez gözlerim dükkanın yeniden değiştirilmiş dekorasyonuna takıldı. İçerisi pembe tonlarında boyanmıştı ve her yerde yüzlerce kalp asılıydı. Büyücü’nün oturduğu masada kocaman, kadife yapraklı, koyu pembe güller vardı. Güller o kadar güzeldi ki, bana gerçek değillermiş gibi geldi. Dokunmak istedim ve elime kocaman bir diken battı.

– Oh, dikenleri ne kadar büyükmüş!

Etimin içinde kalan dikeni çıkarmaya çalışırken, Büyücü bana seslendi:

– Gel , yardım edeyim.

Elimi ona uzatırken konuşmasına devam etti:

– Bu kadar güzel bir gülün canını yakacağı aklına gelmedi, değil mi?

– Hayır, gözlerim sadece güzelliğine takılmıştı, dikenine değil.

– Söyle bakalım, bu kez neden geldin bana?

– Sebebini biliyor olmalısın.

– Sen söyleyene kadar, hayır.

– Doğru değil bu! Çünkü ne zaman buraya gelsem, dükkanın içi bile isteğim doğrultusunda değişmiş oluyor. Sen her şeyi biliyorsun ve bildiğin halde sanki bilmiyor gibi davranıyorsun!

– Seninle ilgili şeyleri bilen ve gören sensin, ben değilim. Ve bildiğini sandığın şeye inanıyorsun, gördüğünü sandığın şeyin gerçek olduğunu düşünüyorsun. Ne bileceğine, ne göreceğine de kendin karar veriyorsun, yanılıyor muyum?

Günlerdir içinde yaşadığım sıkıntıyla birlikte anlamlandıramadığım sözleri beni iyice çileden çıkardı. Bağırmak için ağzımı açtım ama sonra sessizce kapadım. Yanımdaki koltuğa oturdum. Derin bir iç çektikten sonra:

– Birini gördüm, bir hafta kadar önce. Aşık oldum ama adını bile bilmiyorum. Ne yaparsam yapayım onu ve bir anlık bakışını aklımdan çıkartamıyorum. Hayatımda ilk kez kendimi çok ama çok çaresiz hissediyorum. Onun beni sevmesini istiyorum. Sen bunu sağlayabilir misin Büyücü?

– Sevgi nedir sence?

Ben bir şeyler yapmasını isterken bana soru sormasına canım sıkılmıştı. Zaten cevap veremeyecek kadar da yorgundum. Kafamın içinde sorusu gidip gidip geldi. Bence sevgi ne demekti? Sevgi, sevmek, sevilmeyi istemek…

Ağlamaya başladım, göz yaşlarımı kontrol edemiyordum. Günlerin sıkıntısıyla ağırlaşan yüreğim, her bir göz yaşıyla yavaş yavaş hafiflemeye başladı. Ne kadar sürdüğünü bilemiyorum ama ağlayamaz olana kadar ağladım. Sonra başımı kaldırarak buğulu şekilde görebildiğim Büyücü’ye sordum:

– Sevgi nedir?

Bana yine bir soruyla cevap verdi:

– Peki, sevgi ile tutku arasındaki fark nedir sence?

– Lütfen, beni sevmesini sağlayabilir misin, lütfen Büyücü? Karşılığında ne istersen onu vermeye hazırım. Lütfen.

Büyücü biraz durakladı ve ardından sakinlikle cevapladı:

– Soruma cevap vermek yerine isteğinde ısrarlıysan, neden olmasın? Bunun karşılığında hayatındaki tüm sevgi anlarını senden geri alacağım. Kabul mü?

– Nasıl yani?

– Şimdiye kadar yaşadığın tüm sevgi anlarını zihninden geri alacağım, hiçbir şey hatırlamayacaksın.

Aşklarım, oğlum, doğumu, ilk kelimeleri, yürüyüşü, okula gidişi… Aklımda mezuniyet gününde bana sarılan annem ve babam… Yeğenimi ilk kucağıma aldığım an… Hep yanımda olan arkadaşlarım… Yüreğimi titreten anlar, yüreğimi insan yapan anlar, yüreğimi yürek yapan anlar… Beni ben yapan, beni insan yapan anlar… Sevgiyle güldüğüm, sevgiyle ağladığım, sevgiyle yoğrulduğum anlar… Tüm bu anlardan; yaşamımı oluşturmuş tüm bu güzelliklerden, hayatımdan nasıl vaz geçebilirdim ki?

Gözümden iki damla yaş aktı, son iki damla. Sonra Büyücü’nün sorusunu tekrarladım yüksek sesle:

– Aralarındaki fark ne, sevgi ile tutkunun?

– Cevabını sen ver.

Büyücü’ye kızgınlıkla baktım ve aynı kızgınlıka ayağa kalktım. Çünkü benimle eğleniyor olmasından hiç haz etmemiştim. Benimle açık açık eğleniyordu. Sonra çaresizlikle mırıldandım:

– Artık özgür değilim, sevgi beni özgür kılmıştı. Artık özgür değilim. Özgürlük ve tutsaklık… Sevgi ve tutku… Tutku ve tutsaklık!

Arkamı dönüp çıkarken, her zamanki gibi Büyücü’nün sesi havada yankılandı.

– Ve ben hangisini tercih edeceğini biliyorum.

Ardımdan kapanan ağır kapıyı seyrederken içim çekildi. Yıldızların aydınlattığı sokakta ayaklarımı sürüklercesine ilerlerken mırıldandım:

– Ama ben bilmiyorum.

İnsan

Çalıştığım yerde bir kız vardı; onu gördüğüm ilk günden beri aramız iyi değildi. Sebebini bilmiyordum, sadece onu görür görmez yolumu değiştirmek geliyordu içimden. O da aynı duyguları taşıyordu, biliyordum. Bazen öyle nefret dolu bakıyordu ki, elimde olmadan başımı başka yöne çeviriyordum. Daha önce de sevmediğim insanlar olmuştu ama hiçbiri bana böyle itici gelmemişti.

Bir gün iş dönüşü yürürken onu aşık olduğum, uğruna Büyücü’ye gittiğim adamın kollarında gördüm. O an ne hissettiğimi bile hatırlamıyorum; kızgınlıkla acı arası ne varsa gitti geldi beynimden yüreğime ve sonra yüreğimden beynime. Bu duygulanımın ne kadar sürdüğünü bile hatırlamıyorum ve hala da bilmiyorum. Bana her zaman asırlar gibi geldi.

O gün, benim gibi sakin ve herkesle iyi geçinen biri olarak, hayatımda ilk kez, birinden nefret etmenin ne olduğunu öğrendim! Elimde değildi; öylesine nefret ediyordum ki kızdan, salt varlığı bile beni rahatsız ediyor, kızdırıyor, üzüyor, tüm enerjimi alıp götürüyordu. Her an aklımda birbirine sarılmış, birbirine aşık yüzleri vardı ve ne ilginçti; biri tutkuyla bağlandığım insanken diğeri ölesiye nefret ettiğim diğer insandı!

Onlar aklıma geldikçe her gece ağlıyordum. İşimden ayrılmayı düşünüyordum. Çünkü, o cadıyla; ona cadı demeye başlamıştım, bir arada olmak istemiyordum. Ama biliyordum ki, ne yaparsam yapayım, duygularım değişmeyecekti…

Böyle anların birinde “yine Büyücü’ye gitme vakti geldi,” diye düşündüm. Sonra birden bire fark ettim ve dedim ki: “Büyücü’yü tanımadan önceki hayatım ne kadar iyiydi; mutluydu; hiç tasam yoktu sanki ve sanki Büyücü’yü tanıdığımdan beri hayatım bana zorluklar çıkarıyordu; belki de Büyücü bunu bilerek yapıyordu, kimbilir? Hani ona gitmek zorunda kalayım diye?”

Bu düşünceler içinde kızgınlığım öfkeye dönştü. Artık iyice emindim ki, her şeyi karşıma Büyücü çıkarıyordu. O güne kadar hiç bir teklifini kabul etmedim diye, aklınca benden güçlü olduğunu bana kanıtlayacaktı. İşte bu sebeple sürekli başa çıkamayacağımı düşündüğü sorunalrı önüme yığıyordu! Evet, çok öfkeliydim Büyücü’ye ve başıma gelen her sorun onun yüzündendi. Ve ama aslapes etmeyecektim.

İşte böylesi öfkeyle ve onun eseri sert adımlarla Büyücü Dükkanı’na girdim. İçerisi hayvanat bahçesi gibiydi. Tüm hayvanlar serbest olduğundan geri çıkmaya, kaçmaya çalıştım ancak kapı üstüme kapanmıştı, açıp kaçamadım.Bir umutla seslendim:

– Neredesin Büyücü?

– Bu gördüğün hayvanlardan biriyim, hangisi olduğumu bulursan, sana görüneceğim.

– Bulamazsam?

Cevap alamadım, sessizlik uzayınca yeniden sordum:

– Ya bulamazsam?

Yeniden bir sessizlik oldu. O zaman anladım ki, ben onu bulana kadar bana bana cevap vermeyecekti.

Hayvanlarla dolu bir bahçedeydim; inanılmaz yüksek duvarlarla çevriliydi. Bahçe o kadar güzeldi ki, tarif etmeye kelimelerim yetmezdi! Böylesi güzel çiçekleri hiç bir arada görmemiştim. Hayvanlar da inanılmazdı güzellikte ve çeşitlilikteydi. Nerede olduğumu bilmesem, kendimi Afrika veya Hindistan’da sanabilirdim. Derken önce bir kaplan yaklaştı yanıma; çok korktum ama sadece elimi koklayıp uzaklaştı benden. Flamingolara takıldı gözlerim, pembe renkleri sanki rahatlatmıştı beni. Ne de zariftiler! Biraz uzakta duran filin yanına gittim ve sordum:

– Fil misin?

– Neden fil olayım?

– Fil bana bilgece gelir de ondan.

– Bilge olduğumu mu düşünüyorsun?

– Seninle başa çıkmak zor, Büyücü.

– Benimle başa çıkamadığın için mi bilgeyim, yoksa seni düşündürdüğüm için mi?

– Evet, beni düşündürüyorsun, ama kızdırıyorsun da. Hayatım seni tanımadan önce daha kolaydı.

Bu sözlerimden sonra ortalığa yeniden bir sessizlik yayıldı. Artık fil olmadığını biliyordum. Beni yine yalnız bırakmıştı.

Yunuslara bakındım, hep çok sevmişimdir yunus balıklarını. Yüz ifadeleri bana çok güleç gelirdi, her şeyi kabullenir gibi bir sakinlikleri vardı. Sanki en zor anlarda bile, hayatı ciddiye almadan gülebilirlermiş gibiydiler.

– Yunus balığı mısın?

Ses gelmedi. Demek ki yunus da değildi.

Aslana baktım, belki aslandı? Ne de olsa hep dediği oluyordu! Ah, ne hallerdeydim, kendimi ne hallere düşürmüştüm! Hayvanlarla kaplı bir yerde, Büyücü hangisi diye düşünürken, kendi düşüncelerime hapsolmuştum.

– Aslan mısın?

Yine ses gelmedi. Öfkemn yerini acı almaya başladı. Ruhen zaten yorgundum. Yanına yaklaştığım bir ağacın altına oturdum, ellerimle çimlere dokundum, gözlerimden iki damla yaş aktı. Neden nefret ediyordum ki Büyücü’den? Neden kızgındım ki Büyücü’ye? Böyle düşünürken, aynı soruyu bana yeniden sordu Büyücü:

– Neden?

– Çünkü sen yetersiz olduğumu hissettiriyorsun, çünkü seninle karşılaşmadan önce bu kadar acı çekmiyordum. Hayatımdaki her şeyin çok güzel olduğunu düşünüyordum. Sorgulamam gereken, başa çıkmam gereken şeyler yoktu hayatımda senden önce. Senden nefret ediyorum, çünkü seninle başa çıkamıyorum.

– Acaba kendine mi kızgınsın, bana mı, belki de hayata, ne dersin? Acaba kendinden mi nefret ediyorsun, benden mi?

– Evet, hayata kızıyorum, sana da, bazen kendime de. Ama nefret? Neden kendimden nefret edeyim ki, senden veya hayattan edebilirim, ama kendimden?

– Çünkü kendini seviyorsun, her insan gibi. Bazen başkaları veya hayat sana ayna tuttuğunda, sevmediğin yanlarını da gösteriyor ve o zaman kendinden nefret ediyorsun. Bu da sana acı veriyor. Kendinden nefret etmektense, başkasından nefret etmek daha kolay öyle değil mi?

– Öyle mi, bilemiyorum. Hikayemi biliyorsun değil mi? Yani şu sevmediğim kızın sevdiğim adamla birlikte olduğunu? Evet, acı çekiyorum, kızıyorum, her şey kendi suçummuş gibi ya da her kötü şey benim başıma gelirmiş gibi kızgınım. Küçük bir çocuğun istediği şeyi elde edemediği zamanlarda ağlaması gibi ağlıyorum, çünkü tıpkı o küçük çocuk gibi çaresiz hissediyorum kendimi. Ağlarsam belki bana istediğimi vereceklermiş gibi içten içe bir umut taşıyorum. Sonra başa çıkamadığımda ve umudum tükendiğinde, karşımdaki herkesi suçluyorum. Çünkü suçlamak çok kolay ve beni rahatlatıyor ama sadece bir süreliğine! Sonra yine aynı döngü başlıyor. Önce kendimden, sonra diğerlerinden ve sonra tüm hayattan nefret ediyorum! Bu yüzden sana geldim. Sanırım.

O an, elimin altında bir kediyi sevdiğimi fark ettim. Kediye dokunmak beni rahatlatmıştı. Yumuşacık tüyleri, yavaş yavaş mırlamasıyla ne de güzel bir hayvandı. Tıpkı benim gibi sevilmek istiyordu ve ben orada onu sevdiğimde, iyice yere yatmış, karnını açarak kendisini sevdiriyordu…

– Hadi çık ortaya lütfen. Çık ve baba bu nefret duygusundan kurtulabilmem için yardım et. Karşılığında ne istiyorsun, onu da söyle. Sana yenildiğimi kabul ediyorum.

Sonra kafamı kaldırdım, sanki bir gökyüzü varmış ve ben de gökyüzüne bakacakmışım gibi. O an Büyücü’yü bir ağacın dalına oturmuş gördüm. Kızgınlıkla konuşmaya başladım:

– Sen benimle alay mı ediyorsun? Hani bir hayvandın?

– Her birimiz, duygularımızı kontrol edemediğimizde, içimizdeki ilkel hayvana dönmüyor muyuz? Görünümün ne önemi var?

Bir bakıma haklıydı. Kontrol edemediğimiz her duygu bizi hayvanlaştırıyordu! Hatta çoğu zaman hayvandan da aşağı bir varlığa dönüşüyorduk. Sonra iç çektim ve dedim ki:

– Off, Büyücü, offf. Hadi söyle, söyle şu nefret duygusundan nasıl kurtulacağım?

– Bir haftalığına yılan olmayı kabul edersen, seni nefret duygundan tamamen kurtarabilirim.

– Bir sürüngen mi olacağım?

– Zaten sürüngen gibi davranmıyor musun? Görünümünde buna uygun olacak, o kadar…

O sırada Büyücü’nün oturduğu dalın altına kocaman bir yılan geldi. Çok güzel olduğunu düşündüm. Orada, o doğa içinde her şey o kadar birbiriyle uyumluydu ki, her zaman korktuğum, çekindiğim ve hatta iğrendiğim yılan bile gözüme güzel göründü. Gitmek için ayağa kalktım. Kapıya yöneldim. Kapıyı açtım, açılmasına hiç şaşırmadan. Sokağa adım atarken mırıldandım:

– İnsan olmak ne güzel, sürüngen gibi davrandığımı kabul edip, aslıma dönebilmek! Sevgili kız, senden artık nefret etmiyorum. Benim insan gibi yaşanacak hayatım var önümde. Elbette siz birlikte olabilirsiniz. Çünkü siz zaten bunu seçmişsiniz. Bunun için size veya kendime neden kızayım ki? Bunu değiştirmek için neden uğraşayım ve bu uğraşta kendi hayatımdan vaz geçeyim ki? Ben insan gibi yaşamak istiyorum. Büyücü’ye gelince, onun hakkında biraz daha düşünmem gerek…

Tam o sırada, bu son cümleyi mırıldanırken, önümden ufak bir yılan geçti ve irkildim…

Ah, Büyücü, ah…

Yaşam

“Çok zaman geçti aradan Büyücü’ye gitmeyeli,” diye düşünüyordum o sabah. Ama onu unuttuğumdan değildi. Hayır, Büyücü çoğu zaman aklımdaydı ama ben kendimle daha barışık olmuştum. Eski ben mi oluyordum? Kimbilir… Belki de Büyücü ile çatışmaktan kaçınıyordum.

Sonra vapura binmeye karar verdim. Ekim ayının inanılmaz güneşli ve sıcak günlerinden biriydi. Dışarı oturmak istedim. Deniz hırçıncaydı doğrusu ama sabah rüzgarını yüzümde hissederken bir bardak çay içmenin iyi geleceğini düşündüm. Ben deniz olmadan yaşayamazdım herhalde; illa su kenarında olmalıydım. Hatta evim deniz gören bir tepede olmalıydı ki, hem güneşe, rüzgara ve yağmura, hem de denizin tüm değişen yüzlerine tanık olabilmeliydim! Evim tıpkı Toskana evleri gibi sıcak renklerle, tablolar ve çiçeklerle döşeli olmalıydı ve oturma odamın ortasında kocaman bir şömine yer almalıydı. Evimin her yerinde benim varlığım hissedilmeliydi ve burası gerçekten yaşanan bir ev olmalıydı. Yaşam enerjisi ve sevgi her yanından hissedilebilmeliydi…

Vapur hareket ederken yavaşça, elimi suya daldırmak geçti içimden. Siz hiç denediniz mi? İnsan elini hızla giden yelkenli veya motordan suya daldırdığında, kolu hızla geriye itiliverir. Ve orada, hiç farkına bile varmadan, ters güç kullanarak suyla güç gösterisine kalkışır insan. Nedense o an şöyle geçirdim içimden:

– Ah, keşke Büyücü yanımda olsaydı da, sohbet edebilseydik. Bu kez Büyü Dükkanı’nda değil, burada vapurda.

– Hayat sence de o akışa benzemiyor mu?

Soruya değil de, soruyu soran kişinin sesine irkildim ve kafamı kaldırınca onu gördüm.

– Büyücü! Ne arıyorsun burada?

– Ah, bu sabah hava öyle güzeldi ki, bir vapur seyahati iyi gelir diye düşündüm.

– Sen benim hissettiklerimi ve düşündüklerimi biliyorsun, değil mi Büyücü?

– Keşke mümkün olsaydı… Ama hayır, sen söylemedikçe bilemem.

– Söylemek? Sence söylemek ne demek?

– İlk soruyu ben sordum, cevap bekleyen benim. Sonra ben de seni cevaplarım.

– Sorun mu vardı?

– Evet, söyle bana hayat sence suyun akışına benzemiyor mu?

Düşündüm Büyücü’ye cevap vermeden önce. Vapur hayat olsaydı, su zaman ve ben de elimi suya daldırmış olsaydım? Belki de vapur ben, su hayat ve ellerimde, kürek misali, yaşama direncim?

– Biliyor musun, en büyük acıları karşı koymaya ve kabullenmemeye çalıştığım zamanlar yaşadım. Yani demin düşünüyordum, vapur hızla giderken elimi suya daldırsaydım örneğin… O akışa karşı kolumun göstereceği dirence benzer bir şey hayata karşı biz insanların yaptığı. Oysa zamanla birlikte hayatla dans etseydik, hayatla onun istediği yönde gidebilseydik?

– Bu mümkün mü?

– Bana bu şansı verir miydin? Yani ömrüm boyunca anlamak istedim hayatla paralel gidebilmenin ne olduğunu. Bunu anlamak için, bir süreliğine bile olsa, hayatla aynı hızla gidebilmemi sağlar mıydın?

– Ben istediğin her şeyi sana verebilirim, elbette sorun karşılığında ne ödeyeceğin.

– Ne istiyorsun?

– Duyumsamanı elinden alacağım…

Bu cevap üzerine, tam anlamıla sessizliğe büründüm.

– Eeee?

– Düşünüyorum, Büyücü… Bir hayat ki, ben sadece yaşamla aynı hızda ve aynı zamanda gidiyorum… Yani deniz dalgalıyken, dalga oluyorum, deniz sakinken, bir ağaç parçası misali, salınıyorum suyun yüzeyinde. İniş çıkışlar yok; yani ağlamalar, sızlamalar, coşkular, kaygılar yok! Aşık olduğumda kırmızı yok, tutku, kan, yaşam yok… Rahatladığımda yeşil; yani çiçekler ve doğa yok ve yaratmak istediğimde sarıdan ve güneşten; yani güçten yoksunum? Mavinin sonsuzluğu, morun içselliği, turuncunun çocukluğu yok! Ben bembeyaz bir dünyada yaşıyorum… İçimde çatışma yok, savaş yok, direnç yok ve ben duygularımda gidip gelmeler olmadan yaşıyorum… Ağladığımda kahrolana kadar ağlamazsam, güldüğümde kahkahalarım kilometrelerce öteden duyulmazsa, nasıl bir yaşamım olur? Söylesene, onca beyaz içinde; yani demek istiyorum ki, Büyücü, insan kör olur sonsuz beyazlık içinde! Oysa ben yaşamak istiyorum… “

Düşüncelere daldım sonradan. Evet, ben yaşamak istiyordum! Bir parça su sıçradı yüzüme. Ancak o zaman kendime geldim. Kafamı kaldırınca Büyücü’yü aradı gözlerim ama çoktan gitmişti ve soruma da, cevap vermeden…

Birden aklıma Konfüçüyus’un söylediği dizeler geldi:

– Bir odada otursa insan, yapayalnız ve yüksek sesle söylemesine gerek yok. İyilik istese insan , düşünceleri gider ve çok daha fazla iyilikle kendine geri döner. Bir odada otursa insan, yapayalnız ve yüksek sesle söylemesine gerek yok. Kötülük istese insan, düşünceleri gider ve çok daha fazla kötülükle kendine geri döner…

Biri yavaşça kulağıma fısıldayıverdi…

– Gördün mü, sana söz verdiğim gibi, cevap verip ayrılıyorum yanından…

Telaşla ayağa fırladım, etrafıma bakındım ama kimse yoktu… Genç bir çocuk
bağırdı uzaktan :

– Abla, bir sen kaldın inmeyen, hadi acele et…

Çoktan yanaşmış vapurdan inerken kendi kendime düşündüm:

– Hayat ne güzel… Ve Büyücü, artık seni de seviyorum…