Çok Uzun ve Dönen Yol

Balkonumda otururken, burnumda yeni açan güllerimin kokusu, uzunca bir süre gökyüzündeki yıldızları seyrettim. Sonra, birden bire sürpriz yapmak ister gibi gülen yüzünü gösteren ayı fark ettim. Bir arkadaşım geldi aklıma, anılarla birlikte yüreğim sevdalandı yine. Benden 3000 km uzaklıkta ve farklı bir ülkede yaşayan o sevgili arkadaşımı anarken, dünyanın aslında çok küçük olduğunu düşündüm. Sonra ona bir sms yollayarak:

“Gökyüzüne bak, sarımtırak dolunayı görüyor musun?” diye sordum. Az sonra cevap geldi:

“Evet, seninle kanal kenarında gezinirken gördüğümüze benziyor… O geceyi hatırlıyor musun?”

Tam da o sırada odadan yükselen müziğin kulağıma çalınan sözlerini fark ettim:

“Onun gülüşünde
O bir şeyler biliyor
Başka bir aşığa ihtiyacım yok
Onun stilinde bir şeyler bana gösteriyor
Onu şu an terk etmek istemiyorum….
…………….
Bana soruyorsun
Aşkın sürecek mi?
Bilmiyorum,
Bilmiyorum…”

Gözüm sarımtırak dolunayda, aklım şarkıda düşünüyordum… Belki de hiç düşünmüyordum; düşüncesizlikler içinde anıların toplanmasına izin veriyordum. Evet, onunla geçirdiğim akşamı hatırlıyordum:

“Bir Avrupa başkentinin puslu, serin ve bulutlarla kaplı aralık gecesinde, el ele gezinirken, sanki bizimle flört edercesine yüzünü bir gösteren ve bir kaçıran aya bakmıştık uzunca bir süre…”

Ama böylesi kocaman sarımtırak bir dolunayı en son birkaç ay önce Sapanca’da görmüştüm: Sıcak bir yaz akşamıydı. Kürek takımıyla geçirdiğimiz harika günlerden birinin sonunda, arada bir geçip giden trenin raylarda çıkardığı ses dışında son derece sakin ve sessiz olan odamıza dönmüştük. Oğlum temiz havanın da etkisiyle bayılırcasına uyuduktan sonra, tren yoluna bakan otel odamın penceresini açıp odayı havalandırmak istediğimde, hemen önümdeki ağaçların üzerinden yükselen sarımtırak dolunayı fark etmiştim. O an ay, elimle uzansam, yakalayacakmış gibi yakın gelmişti…O gece şöyle düşünmüştüm: Hep pencereden gelip geçen treni seyrediyordum, acaba trenin içinde olsam, bu pencere nasıl görünürdü? Ya ayın tepesinden tüm Sapanca’ya baksam?

Ve bundan bir saat kadar önce, hayatımda sadece iki kez gördüğüm biri beni telefonla arayarak:

“Profesyonel desteğe ihtiyacım var,” demişti.

“Profesyonel bir desteğe ihtiyacım var ama sadece bir psikolog değil aradığım, ben bir spiritüel psikolog arıyorum. Konuştuğumda bana tuhaf bakmayacak ve beni anlayacak biri. Çünkü ben ölmek istiyorum, ben hep ölmek istedim ve bana sadece sen yardım edebilirsin!”

“Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek,
Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek,
Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek,
Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek…”

Bir başka şarkı, sanki içinde yaşadığım anı desteklercesine kulağımda çınlarken, balkonumdan sarımtırak aya bakıyordum. O, etrafındaki çatılara aldırmadan yükselmeye devam ediyordu. Bu çatılar benim çatılarım mıydı çektiğim fotoğrafı tamamlayan? Kimi kırık dökük gibiydi, kimi daha modern ve yeni. Hepsi bir arada çok karmakarışık görünüyordu. Sanki önümdeki çatıda, hemen bacaya yakın iki de kedi gördüm. Belki de hayalimde iki kedi düşledim; iki sevgili gibi, damdan sarımtırak ayı seyreden. O an, çekipte hafızama keydettiğim fotoğrafta, gerçek veya hayal, çatılar, iki sarmaş dolaş kedi ve dolunay vardı… O An’ı öylece hatırlamak istedim; duygular yoğunluğunda ama duygusuzluğa yakın, gül kokuları arasında, boğazımdan akan Kalecik Karası’nı tadarken ve işte öylesi bir Agustos akşamı… Sonra mırıldandım:

“Sevgili sarımtırak ay, sen ne de farklı An’lara ve duygulara tanık oluyorsun hayatımda!”

Aşk, dinginlik ve hayat…

Amsterdam, Sapanca ve İstanbul…

Kanal, tren yolu ve çatılar…

Norah Jones, sessizlik ve Beatles…

Mutluluk, mutluluk ve mutluluk…

Demek ki, mutluluğun benzer içeriklere rağmen farklı tarifleri olabiliyordu. Sahip olabildiğimiz şeyler bu yaşamda; gerçekten bize ait olan ve kimsenin bizden alamayacağı, Aykut ve Hakan’ın dediği gibi sadece, ama sadece ana-babamız, çocuğumuz ve anılarımızdı ve bana göre aşk da buna dahildi.

“Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek,
Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek,
Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek,
Hiçbir şey hayatımı değiştirmeyecek…”

Aslında, istesek, sarımtırak bir ay bile değiştirebilirdi hayatımızı…

Yaşamımızdaki resimler ve hayata yüklediğimiz anlamlar, çeşit çeşit de olsa, onlar bizim anlamlarımız ve resimlerimizdi. Sakladığımız albüm, hayatımız, bizim hayatımızdı… Değişim istiyorduysak, elimizdeydi ve sonlandırmak istiyorduysak yaşam denilen mucizeyi, o da elimizdeydi…

O halde, renklendirmek anılarımızı? Ah, elbette o da elimizdeydi. Ve bu, ancak anlamlar değiştiğinde mümkün olabilirdi. Öyle ya, siyah-beyaz kamerayla nasıl renkli resimler çekebilirdik ki?

“Çok uzun ve dönen yol…” diyor bir başka şarkı…

Bu hayatın kendisi…

Ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizginin neresinde bulunduğumuz, almaya hazır olduğumuz ve alacağımız sorumluluktan daha fazla değildi. Ve ölüm, ah, ölüm!

Ölüm, sorumluluktan bir kaçış olabilir miydi?

Hiçbir şeye aldırmayan sarımtırak aya bakıyordum, yüzeyindeki koyuluklar sanki bir yüzü andırıyordu. Bana bakıyordu o da ama beni göremiyordu. Niyeti de zaten beni görmek değildi. Beni fark etmek hiç değildi. Zaten beni fark etse, görebilecekti. Bunlar zihnimden geçerken iki kez karşılaştığım kadını hatırlamaya çalışıyordum. Fotoğraflarımda vardı ama çok gerilerde, sanki buğulu gibiydi; belli belirsiz. Demek ona hep bakmış ama onu hiç görmemiştim. Ve evren onu görebilmem için bir şekilde onu karşıma çıkarıyordu. Ölmenin sınırında gezinen kadın, ben ve sarımtırak dolunay…

Ben, elimdeki makineyle en canlı fotoğrafları çekebilmek için uğraşır ve hayatın her An’ının hiçbir maddesel değerle ödenemeyeceğini düşünürken, o, her An’dan vaz geçiyordu!

Gökyüzünde iyice yükselen aya son bir kez bakıp, derin bir nefes aldım: Bir sonraki gün, yaşam ile ölüm arasında, uzun bir müzakereye tanık olacaktı…

Deniz Kite, U2 dinlerken
20.08.2005