Gökkuşağı, Schilcher ve Gerçekler

Bugün, son zamanlarda en fazla huzur bulduğum terasta oturup çayımı yudumlarken,
bir arkadaşımla sohbet ediyordum. O sırada, tam karşımda inanılmaz renklerle süslü bir gökkuşağı belirdi. Arkadaşıma “gökkuşağı’na bak!” diyemeden, gördüğüm renk cümbüşü kayboldu. Biz de konuşmaya devam ettik. Çok kısa bir süre sonra aynı gökkuşağı bir daha belirdi. Ve o an, gökkuşağının çimleri sulayan fıskiyeden kaynaklandığını anladım.

İnanılmaz sakin bir deniz ve ona eşlik eden İstanbul akşamının keyfine varırken, karşıda hemen dokunabilecekmişim gibi itinayla dizilmiş ve puslar arasına gizlenmiş irili ufaklı Adalar’ı hayranlıkla seyrediyordum. Gün batımına eşlik eden terasta gözüme birkaç yunus balığı takıldı. Arkadaşıma yunusları göstermek yerine, farkına varmadan:

“Arkana bak!” dedim, “Gökkuşağını görüyor musun?”

Hayatımda çok ender gördüğüm gökkuşağı bana hep görülmeyeni görebilmeyi hatırlatmıştır. Gökkuşağı sanki hep “farkına var” demiştir bana:

“Sıradan görünen şeyler aslında sıradan olmayabilir ve hayat onları fark edebildiğinde değerlenir!”

Güneş, su ve gökkuşağı…

O an aklımdan (yoksa yüreğimden mi demeliyim?), o fıskiyenin altında dans edebilmek geçti… Ama arkadaşıma “Hadi gel, dans edelim bu muhteşem renk cümbüşü altında” diyemedim. Oysa başka bir yerde, mesela Londra veya Berlin’de, sormaya bile gerek duymadan, ve hatta karşılaşabileceğim tüm itirazlara rağmen, arkadaşımın elinden tuttuğum gibi onu, serin ve en azından güneş ışıkları altındayken rengarenk görünen, suyun altına sürüklerdim…

Yıllarca önce, Steiermark sonbaharlarında Avusturya’da seyahat ederken, Heuriger denilen o yöreye has restoranlarda mola verirdim. Serin günbatımlarında yine o yöreye has yeni mahsul Schilcher denilen pembe şarabı içerken, ateş üzerinde kızarmış kestaneler ve patatesler yerdik. Yerdik diyorum, çünkü o manzarayı aynı tat ile süslemek isteyen yüzlerce insan olurdu. Bizler, çoğu kez havanın serinliğine aldırmadan, bahçede oturarak altın top halinde yeşil tepelerin ve üzüm bağlarının üzerinden batan güneşi izlerken, yine çoğu zaman akardiyon eşliğinde şarkı söyleyerek yeni mahsulü kutlardık!

O zamanlar, çalınan her bir notayla yarışırcasına ruhum, batan güneşin peşinden sürüklenirdi. Hep merak ederdim:

“Güneşle batabilseydim, doğabilir miydim yeniden hiçbir şey olmamışçasına?” Yok olduğunu düşündüğümüz şeyler, yok oluyor mu gerçekten?

Güneş, yeşil tepeler ve Schilcher…

Geçen Pazar, kardeşim ve kuzenimle, elimizde bir tomar Pazar gazetesi, Fenerbahçe Romantika’da kahvaltı etmeye karar verdik. Önümüzdeki kasımda 50 yaşına girecek olan kuzenim, akciğer kanseriydi. Güneş pırlantayı andıran yansımasıyla denizi parlatırken, bizler kokusunu da içimize sindirmek istediğimizden, denize en yakın bulduğumuz masaya ellerimiz yiyeceklerle dolu oturduk. Kuzenim kendinin dördüncü aşama olduğunu söyledikten sonra ekledi:

“Beşinci aşama olunca, diğer tarafa geçiyorum, anlayacağınız pek fazla vaktim yok…”

Bir an sessizlik oldu. Kıyıya vuran hafif dalgaları, uzaklardan gelen makine seslerini, etrafımızda koşan çocukların şen seslerini duyduk. Farkına varmadık seslerin, onları sadece duyduk.

Bir çocuk annesiyle denize yaklaştı. Kuzenim Nazan:

“İçimden geleni yapıyorlar,” dedi. Çocuk ayaklarını denize sokarken Nazan devam etti cümlesine:

“Bana yasak; güneş ve tuzlu su yasak…”

Güneş, deniz ve gerçekler…

Bir sonraki doğum gününü yaşayamayacağını bilmek nasıl bir duygu olabilirdi ki? Gerçeği bilmek ve hem de verdiği tüm acıya rağmen onunla yaşamak? Çocukluğumdan beri tanıdığım Nazan, hep okuyan biriydi, bu dünyada ayaklı kütüphane kabul edilebilecek biri vardıysa, o da Nazan olabilirdi. Ve o, kendini bildim bileli, her gün litrelerce çay, kahve ve günde üç paket sigara içerdi. Bu kadar okuyan ve bilen biri için, gerçeği bilen biri için, ne kadar da yanlış şeyler yaptı kendi sağlığı adına. İnsan yaşarken, kendine hiç bir şey olmayacağını düşünüyordu! Galiba bu düşünce olmasa, kendi kendini bu kadar kolay, yavaş ve işkence ile öldürme cesareti de olmazdı insanda. Ölümle yüzleştiğinde insan, kendi gerçeğiyle de yüzleşiyordu.

Acaba o an fark edilen ne olabilirdi ki?

Söylediğimiz sözler ve yaptığımız tüm eylemler, yaşam denilen bu süreçte ve sonrasında, sonsuza dek onları gerçekleştirdiğimiz yerde asılı kalıyordu! Hiçbir şey gerçekten yok olmuyordu ve sonsuzluk, bu noktada var oluyordu…

“Gökkuşağı, Schilcher ve sonsuzluk!
İnsanlar, hatıralar, istekler…
Olanlar, olamayanlar!
Anlamlar yüklediğimiz ve anlamsızlıklar!
Hayatımız yaşadığımız ve yaşayamadığımız…

Gökkuşağı, Schilcher ve gerçekler!
Ve dahası pek çok duygu ve düşünceler…
Gökkuşağı; renk renk ve hayatı değiştiren!
Gökkuşağı, ah, aslında hayatın kendisi!
Ve, öyle ise, dal dala bildiğince içine,
Karış renklere karışabildiğince
Göster gerçek seni olabildiğince…

Gökkuşağı bu,
Korkma,
Hadi, düşle düşleyebildiğince kendini,
Çünkü her şey düşlemekten başlıyor
Sonra dönüşüyor gerçeğe.
Hadi düşle,
Ama her şeyden çok kendini,
Olduğun gibi yüreklice
Ve olmak istediğin gibi özgürce!

Gökkuşağı, Schilcher ve gerçekler…

Deniz Kite, 18 Temmuz 2005,
Norah Jones dinlerken