“Müzik ruhun gıdasıdır,” diyen hiç de yalan söylememiş. Şimdi size şu satırları yazarken Beatles’ın “The Ballad of John and Joko” isimli şarkısını dinliyorum. Biliyor musunuz sözlerini? Bilmeyenler için, evlendikten sonra John Lennon ve Yoko’nun Avrupa’daki balayı seyahatini anlatır… Aslında hem yazıyorum hem de elimde olmadan aradaki kelimelere takılıyor aklım. Şarkı, ikisinin önce Paris’e, oradan Amsterdam’a ve Viyana’ya gidişleriyle yeniden Londra’ya dönüşlerini anlatır. İşte ben de aynı rotada onlarla seyahat ediyormuşum gibi hissettim bir an. Hatta oralarda kendi yaşadığım bir kaç resim bile geçti gözümün önünden. Ve şarkının her dizesinin sonunda bir tekrar vardır: Der ki “kolay olmayacak.” Eh, hayatta kolay olan bir şey var mı? Kolay olanı bile zorlaştıran biz insanlar varken…

Bazen çok yorgun olurum ve sadece ruhumu boşlukta bırakmak isterim, o zaman Vivaldi dinlerim. Keman, obua ve flüt sesi beni büyüler. Bir de insan sesi, özellikle kadın sesi. Kimi zaman derin düşünmek isterim, o zaman Emma Shapplin biçilmiş kaftandır… Emma’yı dinlerken her şey olurum, yaratırım, yaratılırım… Sesiyle beni kendimden geçirir, hiç olurum çoğunlukla ve hiçlikten insanlığa dönüveririm aniden.

Bazen tüm dağları, okyanusları, tıpkı hayatımdaki büyüklü küçüklü engellerle savaştığım zamanlardaki gibi, aşabilme dürtüsüyle taşkın olurum. O zamanlar Vangelis veya rock, özellikle Bon Jovi, Pink Floyd veya Brian Adams, harika gelir…

Bazen isyan ederim her şeye , içimden önüme geleni kırıp dökmek gelir, belki de her şeyi bir kenara bırakıp kaçıp gitmek… O zaman Beethoven dinlerim. Beethoven bence hayata bir başkaldırmadır, başkaldırıyla birlikte savaşmak hayatla… Dans etmek belki hayatla ama tango gibi tutkuyla. Tango derken, ah, evet, tango bence tutkunun müziğidir. Tango öğrenmeyi çok istedim Avusturya’dayken ama kendime bir eş bulamadım. Aranızda bana eşlik etmek isteyen varsa, her zaman hazırım öğrenmeye. Tango insanın hayvansallığının ne kadar muhteşem olduğunu gösterir, güçle zayıflık arasındaki çizginin inceliğini… Kadın ile erkeğin zıtlığını ve tıpkı U2’nun “with or without you” şarkısındakine benzer bir çelişkiyi barındırır içinde.

Bazı zaman ötesi müzik parçaları vardır, dinlemeye doyamazsınız, eliniz ne olursa olsun o müziğe gider; bence Simply Red, Beatles, Eric Clapton bu tip müzik yaratıcılarıdır. Eric Clapton benim için çok ayrıcalıklıdır. Onun müziğinde insana ait her şey var; sevgi, nefret, tutku, acı, hayvanlık ve insanlık, aşk ve sex… Bir gün çok değer verdiğim bir arkadaşıma yazarken söylediğim gibi, eğer bir film çevirecek olursam günün birinde, o film kadın erkek fantezileri üzerine kurulur ve kullanacağım tek müzik elbette Clapton olur.

Bazen içim içime sığmaz, güneş gibi sıcacık hissederim kendimi. O zaman tek şeçimim Gipsy Kings olur. İçimin dansına eslik eder Gipsy Kings, tıpkı deli dolu fiestalar gibi…

Aklıma geldi, bazı sabahlar dolmuşa binip Bakırköy’den Taksim’ e doğru giderken, güneşin ve denizin büyüsüne kapılırım. Ama büyü uzun sürmez. Çünkü dolmuş şoförünün, ki genellikle hepsi arabesk dinler, “kahpe felek” veya “seni sevmeyen ölsün” gibisinden abuk bir şarkı dinlediğini fark ettiğimde, içimin coşkusu söner gibi olur. Bir an önce arabadan inme arzusuyla kıvranırım.

Müzik kültürün bir parçası ama aynı zamanda kültürü de oluşturan bir şey… Yani karşılıklı etkileşimleri var. Ben ama, buraya döndüğümden beri, Türk insanına kızamaz oldum. Söylesenize kuzum sabahın köründen yatana kadar “biz ayrılamayız” veya “seni çatlatacağım” gibi sözlere sahip şarkılar dinleyen bir insanla, “imagine all the people…” diye barış ve umut vaat eden şarkılar dinleyen bir insanın yaşama bakış açısı ve hayatı anlamlandırıp yaşaması aynı olabilir mi? Sakın arabeske karşı olduğumu filan düşünmeyin ama ben bu müziği dinlemekten hoşlanmıyorum. Hatırlıyorum, bu arada kulakları çınlasın, bir lise arkadaşım vardı, Bahadır. Üniversitedeyken bazen bizleri evine davet ettiğinde, “bugün ağlamak istiyorum” der ve Burhan Çaçan veya İbrahim Tatlıses kaseti koyar, dinlerken rakıyla birlikte saatlerce ağlardı. Aslına bakarsanız, hepimiz onunla ağlardık ve daha da komiği neye ağladığımızı bilmeden ağlardık… Bana kalırsa, yarattığımız kutular sayesinde hayatımız zaten trajik. Eh, bir de arabesk ile onu daha da trajik hale getirmenin anlamı var mı? Ayrıldığı eşine kızan bir adamın “seni kimselere yar etmem” diyen bir şarkıyı dinlemesi sonunda cinayet işleme şansı , “it is a beautiful day” dinleyen adama göre çok daha fazla değil mi? Zaten yeterince stresli bir hayatın içinde debeleniyorken, daha da çamura batmamak ve beterin beteri bir karış çamurda boğulup gitmemek için, arabesk dinlemiyorum doğrusu. Tam tersi, ben çamur batağında bile olsam, beni o batağın üstünde yüzdürebilecek bir büyüye ihtiyacım var… Öylesi bir müziğe!

Geçenlerde Okay Temiz’in ritim atölyesindeydim. Siz hiç Okay’ı canlı seyrettiniz mi? Kendinden geçercesine çaldığı enstrümana konsantre olur ve o an Okay belki de bongodur, bongo Okay Temiz. Kendim bile deneyimledim. Özellikle vurmalı çalgıda öylesi bir an geliyor ki, insanın kendi kalp atışları çaldığı enstrümanın hızına eşit oluyor… Ah, öylesi muhteşem bir resimdir insanın çaldığı enstrümanla bütünleşmesi. Seneler önce Uğur Yücel, Arnavutköy’de bir arkadaşımın yeni açtığı bir barda vurmalı çalgılar ile ufak bir konser verecekti. Doğrusu gece boyunca hüzünlü yüzüyle yalnız oturan ve rakısını yudumlayan Uğur Yücel’in herhangi bir çalgıyla uğraşabileceğini hayal bile edemezdim. Sonra gece yarısına doğru, sahnenin ortasında dizili, sayamayacağım çokluktaki vurmalı çalgıların arasına daldı ve o an inanılmaz bir gösteri başladı. Gözlerini kapadı, elleri kalkıp inmeye başladı. Vuran elleri değildi inanın, ruhuyla çalıyordu Uğur Yücel… Vücudunun tüm iniş kalkışlarıyla birlikte gerçekleştirdiği her dokunuşun yarattığı ritim o kadar tarif edilmezdi ki, gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Her bir vuruşta, karşımdaki o ufak tefek adam devleşti. Öyle bir an geldi ki, onun gerçek dışı olduğunu düşündüm ve elimle dokunma ihtiyacı hissettim. Buna benzer bir şeyi Sarah Brightman’ı canlı seyrederken yaşamıştım. Sesiyle ve yaptığı müzikle bütünleşmesi öyle gerçek dışıydı ki, ağlayan gözlerle sahneye yaklaşıp ona dokunabilmek ihtiyacı hissetmiştim.

İşte böylesi bir şeyler müzik… Hissedebilene…

İstanbul, 15 Mart 2004,
Beatles, (yine Beatles) dinlerken