Yaratan ve Dinler Üzerine

Keşke İnsanlara Cenneti Vaat Edebilseydim!

Evet, bu sabah uyandığımda aklıma ilk gelen cümle bu oldu: “Keşke insanlara cenneti vaat edebilseydim…”

Lakin insan olmanın yegane koşulu cehennemde yanmak her şeyden önce. Bunu ne kadar çabuk kavrarsak o kadar iyi olur düşüncesindeyim. Üstelik öyle sadece yanarmış gibi yapmadan,  cehennemin en dibinde yanmak; öyle ki yanacak yeri kalmamış olarak, acılar, kederler içinde kavrulup, hayatın tüm güzelliklerine, gözünün önündeyken bile, sırtını dönerek yanmak…

Öyle yanacak ki insan, Yaratan’a sitemkar olacak, onun varlığını inkar edecek, ona meydan okuyacak, onu her an sorgulayacak “acaba adaletli mi, dürüst mü, rahmetli ve merhametli mi?”

Yok öyle baştan ve peşinen “Yaratan mükemmeldir” demek; haşa ile inşallah ve maşallah’lara bırakmak her şeyi.  Yok, olmaz öylesi kolay bir yaşam çünkü göze göz, dişe diş savaşmalı insan Yaratan’la…

Eğer boynu bükük kabul ederse yenilgisini cenginin, eyvallah.

Yok etmez ve devam ederse cengine, rast gele!

Nedir o yaşamlar öyle ki, her şeyden kaçınarak, daima iyi denileni yaparak, nefs denilen şeyi kontrol altına alarak cennetin baş köşesini kapma yarışıyla geçen?

Ne de aptaldır o insan ki, içinden sevişmek gelir, içmek şarabı ve sarhoş olmak bir tek gün, lakin vaz geçer korkudan… O insan ki, akıllı olmamak bir tek saat ve gönlünden geçeni yapmak ister ama  ansızın gölgeler cehennem duygusu gönlünün cesaretini…

Oysa cehennemde yanmalı insan, kavrulmalı hatta ateşten… İsyan etmeli Yaratan’a en dibindeyken acılarının…

Ah, cenneti vaat etmek isterdim insanlara… Keşke edebilseydim.

Ama çok kolay olurdu hayat eğer dağ başında tek başına olsaydı Derviş: Kızacak kimse veya üzülecek olaylar yokken. O Derviş ki, her an dua ve zikir içindeyken, huşu varken ve huzur her yere yayılmışken Derviş olurdu elbet… Ama ben insan olmaktan söz ediyorum; benim ben olmamdan ve senin de sen olmandan söz ediyorum. Zor mu sanıyorsun ömür boyu dua ile geçen hayattan sonra cennetin tahtına oturmayı? Ve kolay mı sanıyorsun, karanlığın en dibinden aydınlığa çıkmayı?

Yok, biliyorum. Önce cehennemdir yaşanacak olan.

Cenneti bilmiyorum.

Bilmediğimi vaat edemem. Ama bildiğimi anlatabilirim.

Sanma ki bitti cengim Yaratan’la… Ve sanma ki çıktım aydınlığa… Çünkü istemiyorum öylesi kolay bir kazanç ve cennette bir taht. Ben cengimi kazanmadıkça, sonlanmaz bu isyan ki, o da yanmaktır cehenneminde kendi gerçekliğimin… Ola ki sönerse bir gün bu ateş yüreğimde yanan, sonlanırdı anlamı hayatımın. Ve sonlanırdı Yaratan ile muhabbetim ki,  bilinmezdi o zaman kazanan ve kaybeden kim…

Keşke vaat edebilseydim sana cenneti, lakin bilmiyorum Yol’unu, hala cehennemdeyim… Ve hala yanmalardayım.

Deniz Kite, 27 Eylül 2010

Yaratan Mükemmeldir, Mi?

Ah, ne de hoş olurdu, ey Yaratan, mükemmel olsaydın…

O zaman yarattığın her şey, ki onlarda senin özün olduğundan söz ediyor tüm Yazılılar’da, mükemmel olurdu…

Ve her şeyin mükemmel olduğu bir yerde; cennet mi diyordu Yazılılar oraya, cehenneme ne gerek vardı? Eh, tabi bir de benim bunca yanmama cehennemde?

O sebepledir ki, beni mükemmelliğine inandıramazsın ey Yaratan: Bir yerlerde olmalı hata, ya senden bize geçerken Yaratılış’ta ya da Truva Atı misali, bizden Ol’uşlara gittiğinde düşünce ve duygular…

Var bir hata lakin nedir’i sorgulamak yıllardır yeterince eziyetti bana. Yıllar diyorum da; bu yılların sayısı dünyaca 42’dir: Altı kez yedi senin anlayacağın. Yazılılar’a göre 42 yıl senin için bir göz açıp kapama imiş. Lakin Einstein görecelilikten söz edeli beri, 42 senenin yeri geldiğinde 4200  sene  olabileceği konusunda hiçbir şüphem yok. Yok, çünkü sorgulamaların sonsuzluğunda sağdan sola ve soldan sağa dönmelerden bıktım usandım.

İşte gördün mü, bu bile senin mükemmel olmadığın konusunda bir ipucudur! Mükemmel olan nasıl sorgulanabilir ki? Sonsuzluğa kadar olduğu şekli ve durumu korurdu çünkü mükemmel olan. Oysa devinip duruyor evren; sanki hala doğumunu yaşıyor gibi? Yoksa ölümün son demleri midir bu devinim?

Ah sahi, doğum denilen şey aslına ölüme adım atışımızın başı değil miydi? Demek ki 42 senedir ölümüme doğru yürüyorum! Dile kolay altı kez yedi kere… O halde aslında şu sorgulama denilen şey iyi olmalı; yoksa ölümü düşünmekten yaşamı yaşayamazdım. Ama koşulsuz kabul de saçma olurdu öyle değil mi? Kim kimi veya neyi koşulsuz kabul edebilirdi ki, insan olan? İşte tam da bu sebeple, söz konusu senin mükemmelliğin olduğunda,  aklım ne kolay bir kabule, ne de kolay bir redde evet diyemedi. Kalb’im, İngiliz diplomatları takip edercesine, bu süreçte sessizliği tercih etti. Herhalde aklımın varacağı sonuca göre bir tercih kullanacak vakti geldiğinde… Belki de haksızlık ediyorumdur Kalb’ime; belki de lisanı farklıdır Akl’a göre? Ve öyle ise, ya o benim lisanımı öğrenecek, ya da ben onun vakit geç olmadan! Ah, bir de Nefes var üçlüyü tamamlayan: Tuhaftı tabi ama, iş nefese gelince, o bu sorgulamalar sırasında sadece kendi alış-verişinin derdindeydi.

İşte bir tarafta Akıl, diğer tarafta Kalb ve bir de Nefes, benim 42 senedir asla kontrol edemediğim üçlüdür! Yazılılar’a göre, kontrolü senin elindeymiş… Ve yazılı olan der ki, sen dilediğini kör ve sağır edebilir, onları mühürleyebilirmişsin. Ancak sorum şudur ki, bu mühürlenme senin mükemmeliğine mi karşıdır, varlığına mı, yoksa Yaratılmış olan insanoğluna mı? Çünkü çoğu seni koşulsuz kabul eder de, kendi komşusuna kör olur! Daha da beteri insanoğlunun kendi kendine kör ve sağır olmasıdır kanımca. Aslında şimdi yazarken düşünüyorum da, mühürlenme ne de kötü bir duruma benziyor. Dahası sen aslında bunları kontrol etmekle çok akıllı olduğunu da göstermiş oluyorsun. Yoksa tam tersi mi söz konusu? Ama işte konu da bu: Bu şekilde sen insanoğlunu kontrol ederken, o da sorumluluğu senin üzerine atıyor: Neyin sorumluluğu dersen; şimdilik mükemmelliğin diyelim.

Sonuçta cevabı ne olursa olsun sorularımın, sadece soruların sorulması bile senin mükemmelliğinin doğru olmadığını gösterir. Çünkü mükemmel olsaydın neyi, neden ve kime karşı kontrol etmek isteyecektin ki? Mükemmel olanın durumu zaten mükemmel değil midir? Ve kanıta neden ihtiyaç duyasın ki Yazılılar’da dendiği gibi, ya da ibrete eğer mükemmel olsaydın? Ve eğer ibret İnsanoğlu içinse, ve o Yazılılar’da dendiği üzere senin suretinden yaratıldı ise, sana itiraf etmeliyim ki, biyolojik mükemmellik dışında hiçbir mükemmelliği yok yaratılmışın. Yani başa döndük yeniden! Mükemmel olan, mükemmeli yaratmayı bilirdi. Demek ki, bir hata var…

Bir yerlerde olmalı hata, ya senden bize geçerken Yaratılış’ta ya da Truva Atı misali, bizden Ol’uşlara gittiğinde düşünce ve duygular…

Deniz Kite, 28 Eylül 2010

Ahenk, Uyum ve Ritim

Şimdilik yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere ey Yaratan, benim için asıl konu var olup olmadığından ziyade, mükemmel olup olmadığın, mükemmel olup olmadığım ya da mükemmel diye tanımlanacak şey varsa, onun ne olabileceğine ilişkindi.

Benim mükemmel olmadığım bugüne kadar düşüncelerimin cehenneminden çıkamayışımdan bellidir. Senin mükemmelliğin ise, yaratılışın daim ve genişleyen bir yapıda olması sebebiyle mümkün görünmüyor. O halde belki de daha farklı bir kelime ile arayışımı sürdürmeliyim, ne dersin? Yani mükemmellik yerine ahenk kelimesi ile düşünseydim, acaba Yaratılmış olan ile Yaratan arasında herhangi ahenkten söz edebilir miydim?

Ahenk kelimesi Yunanca harmonia kelimesinden türemiş ki, o da anlaşma anlamına geliyor. Yani yaratılmış olmakla benim ve Yaratan olarak senin ile aramızda herhangi anlaşma mı var? Eğer öyle ise, bu anlaşmanın koşulları neler olabilir? Ben acaba doğmadan önce, ki burada doğum dediğim şey bu dünyaca anlaşılan ve bir Venüs döngüsüne denk gelen sürede gerçekleşen doğumdur, seninle bu dünyadaki yaşamıma ilişkin bir anlaşma mı yaptım? Öyle ise Yazılanlar’da sıklıkla ifadesini bulan “hatırlatma” eylemi bu anlaşmayı mı hatırlamamı söylüyor?

Şimdi; bu gerçeklikte ve daha önceden söylediğim üzere, kontrol edemediğime inandığım akıl, kalb ve nefes olabilir mi ki, eğer varsa, bu anlaşmaya göre seninle benim ortak kararım olarak belirlenmiş olsun? Yani dünyada sahip olacağım akıl, kalb ve nefes belirlenmiş ama sadece senin Ol demenle değil, benim de olurumla Ol’muş olabilir mi? Ki öyleyse evet, kader denilen şey, en azından bu varoluşlar açısından, doğrudur. O halde beni, kendi anlaşmam gereği bile olsa, robot olmaktan öteye taşıyacak olan nedir? Sahip olduklarımı kullanma şeklim herhangi varoluşu değiştirebilir mi? Aklım var ama kullanma şeklim kaderimi değiştirebilir, ya da nefes alma-verme becerim hayatımı iyi ya da kötü olarak farklılaştırabilir? Ki o zaman beni senden bağımsızlaştıracak ve elbette sorumluluğunu üstlenmem gereken bir oluştan söz edebilirim ve bu da senin neden mükemmel olamayacağına ilişkin bir başka kanıt olabilir.

Ahenk kelimesi aynı zamanda uyum anlamına da geliyor ki, uyumun Latince karşılıklarından biri bildiğin üzere, ritimdir. Ritim zayıf ile güçlü gibi zıtlıkların ahengi diye ifade de edilebiliyor. Bu durumda yaratılmış olanların kendi aralarında bir uyumdan mı, yoksa seninle yaratılmış olanlar arasında bir uyumdan mı söz ediyoruz? Yoksa her şeyi bir bütün olarak ele alıp tüm yaratılmışlar, yaratan ve yaratılma arasındaki ahenkten mi söz edeceğiz? Öyle ise, evrenin kendi içinde müthiş bir ahengi olduğundan şüphe yok. Lakin bunu görebilmek için çok geniş bir bakış açısına sahip olmak gerekiyor. Örneğin bir meyve söz konusu olduğunda, onun olmamış, olgun veya çürümüş olmasını ayrı ayrı değil ama bir bütünlük içinde ele almak gerekecektir. Ya da herhangi hayvanın bir başkasını öldürmesini vahşi olması değil, hayatını idamesi olarak göreceğiz ki, insan dışında hiçbir yaratılmış olan sadece zevk uğruna bir başka canlıyı öldürme eğiliminde değildir. Şimdi eğer tüm yaratılmış olanlar belli bir uyum içinde kendi varoluşlarını yaşıyorlarsa, insan için varoluş sebebi nedir? Yani insan acaba uyumlu mudur yaratılışla? Ya da insan kendi içinde ve kendi kendisiyle ahenkli midir? Ve elbette bir önceki sorgulamaya dönersek, insan, eğer yapmışsa, anlaşmasının ritminde mi yaşamını sürdürmektedir? Eğer ritim zıtlıkların uyumu idiyse, yaratılmış olan ben yaptığım tüm eylemlerde zıtlıklardan bir ahenk yaratmalıyım, öyle mi? Acıdan mutluluk yaratmak, kötülükten iyilik çıkarsamak gibi mesela? Veya nefreti sevgiye dönüştürmek?

Ritmin uzayda zamanlanmış oluş anlamından yola çıkarsam ve konu sen Yaratan ile yaratılmış olan ben olursam, bu uyum süreci nasıl işler? Yaratılış sevgi üzerine midir, yoksa nefret ile mi Ol’uşmuştur? Bu şekilde düşünürsem,  sen ve ben arasındaki ahenk nedir? Birinin yaptığını, diğerinin bozması mı? Yoksa karşılıklı yapış-bozuşlar mıdır geçerli olan? Biliyorum, ritim aynı zamanda görünmeyen boyutta Üstad’laşmaktır da. O halde, demin ifade ettiğim gibi daha geniş bir açıdan bakmalıyım olan bitene: Elimde doğmadan önce seninle yapmış olduğum bir anlaşma var ve bu anlaşmayı yerine getirmem için yeterli olan akıl, kalb ve nefes de bana baştan verilmiş. Belli ki kaderi değiştirecek olan benim bu üçlüyü kullanma şeklimdir. Evrenin ahenkli olduğu yansınamaz bir gerçek ise, yaratılmış olan ben evrenle uyumu nasıl sağlayacağım ki, sonunda uyumu kesinleşmiş olan sen ile evrenin ritmine yetişmiş olayım?

Sanırım şimdi asıl çözülmesi gereken noktaya gelmiş oluyorum: Beni düşüncelerimin cehenneminden ve sonsuzmuş gibi gelen yanışlardan kurtaracak olan şey, mükemmel bir Yaratan fikri altında ezilmiş ve kendisini kaderin kölesi sanan biri olmam değildir. Daha ziyade,  Yaratan sen ile Yaratılmış olanlar  ve ben arasında evrensel olan ritmi yakalamamdır. O zaman Ol’uşa dair görünmeyen ahengi de hissedebileceğim. Ki sanırım bu his bana varoluşumun amacını da fısıldayacak!

Deniz Kite, 29 Eylül 2010

Tanrı’nın Egemenliği ve Enel Hakk

Bugün bir değişiklik yapmak istedim ey Yaratan; seninle sohbet ederken kahve içiyor ve müzik dinliyorum. Çünkü ben, sana ulaşmanın Yol’unun sadece bir dizi hazırlıklardan sonra olabileceği fikrine karşıyım.

Neden dersen, sen ile beni birbirinden ayıramıyorum da ondan! Yaratılmış olan benim, Yaratan olarak senin bir parçan olduğumu biliyorum. O halde parça bütünden nasıl ayrılabilir ki? Ya da parça bütüne giderken nasıl olduğundan farklıymış gibi yapabilir? Ayrıymış gibi görünmesi aklın insana bir oyunu olsa gerek. Senin veya yaratılmış ne varsa her şeyin mükemmel olmaktan çok ahenkli bir devinim içinde ve ancak Bir’likte var olabildikleri üzerine konuşmuştuk. Bu Bir’lik meselesi aslında çok derin bir konu ve sıradan insan aklına anlaşılması zor gibi görünüyor. Aslına bakarsan tarihimiz bu  yanlış anlamalarla doludur. Bildiğin üzere, Hallacı-ı Mansur diye çok hazin bir örneklememiz var. İşin ironisi Attar Efendi’nin yazdığı ve 30 kuşun seyahatini konu alan Simurg hikayesinde kuşların sonunda hiç olması, sende kaybolması, sen olması veya senin parçan olması Mansur’un Enel Hakk’ından daha farklı değildir. Ama insanoğlu kendi sınırlı aklıyla, gerçekliğin özünde aynı şeyleri fakat insanlığın dilinde farklı şekillerde ifade eden Attar’a ödül vermiş ve Hallac’ın da derisini yüzmüştür!

Bana öyle geliyor ki, insan ancak aklının cehenneminden kurtulduğu zaman Attar’ın ifade ettiği  hiçliğe ulaşabilir ve ancak kendi hiçliğinde, ki bu hiçlik tam anlamıyla düşüncesizlik, duygusuzluk, enerjisizlik, sessizlik olarak da tanımlanabilir, Hallac gibi, Bir’liğin parçası olabilir. Çünkü ancak bu hiçlikte kendimizi ahengin akışına bırakırken ahengin kendisi olabiliriz. Aksi halde, sadece ve sadece gözlemci olarak kalırız ki, gözlem yaptığımız her an, düşüncelerimiz gözlem yaptığımız şeyler üzerine yeni enerjiler ve varoluşlar yükler. Bunlar da, bumerang misali, bize geriye dönerek bizi yeniden ve yeni esaretlere sürüklerler.

İşte benim sonsuz yanmalarımın ve düşüncelerimin cehenneminden çıkamama sebebim bundandır. Öyleleri vardır ki, bu yanışlara tahammül edemediklerinden Yazılılar’ı ezberlerler ve orada olan dışında hiçbir şey yapmamayı, hiçbir şeyi sorgulamamayı tercih ederler. Onlar sanır ki cennet, tıpkı Vaat Edilmiş Toprak sanrısında olduğu gibi, herhangi toprak parçası veya mükemmel bir mekandır. Oysa sen dahil olmak üzere, Ol’uşların sonsuzluğunda ve deviniminde herhangi mükemmelliğin mümkün olmadığını biliyoruz.  Eğer o noktaya erişilebilseydik, bu nokta gelişimin durduğu, sabitlendiği ve bu sebeple de her şeyin çürümeye yüz tutacağı son denilen nokta olurdu ki, dünyaca buna evrenin ölümü de denilebilir. O halde ben yeniden ve yeniden Oku’madığım sürece ve Yazılılar’da olanları ezberleyip, orada denilen dışında hiçbir şey yapmadığım durumda, çürümeye başlıyorum! Ve çürüyen öyle görünüyor ki, düşüncelerim ve onların sebep olacağı yeni Ol’uşlardır ki, onlar olmadan Hiç’liğe de ulaşamıyorum.

Bu insanoğlunun aşması gereken en büyük paradoksu olmalı: İnsan hem düşünmekle yükümlü ki, evrene katkı sağlasın, hem de düşüncesizlik üzerine hakimiyet kurmalı ki, evrenle ahenk içine girsin ve hristiyanlıkta denilen Tanrı’nın Egemenliği veya Hallac’ca ifade edilen Enel Hakk’a ulaşsın!

Şimdi elimde net olan bir şeyler daha var: Kaderin bizim elimizde olanı kullanma becerisine kalmış olan kısmı burada önemini ortaya koyuyor. Yani vazgeçilemez ve aslında kontrolümüzde değilmiş gibi görünen dünyevi akıl, duygu ve nefes dediğim üçlüyü kullanma şeklimiz bizim evrene olan katkımızı belirliyor! Ki bu katkı, herkesin kendi biricikliğinde geliştiği için, herhangi birimizin, herhangi başka birini herhangi şeye zorlaması da evrenin işleyişine ters düşüyor. Bu sebeple olsa gerek, ey Yaratan, Yazılılar’da “dinde zorlama yoktur” cümlesi yer almış.

Lakin, benim gibi apdal cesaretiyle hareket edenlerin, bu düşünceler cehenneminden çıkıp, Hiçlik denilen düşüncesizlik, duygusuzluk ve enerjisizlik bölgesinde ahengin kendisi olma durumuna nasıl ulaşacağı apayrı bir sohbet konusu olmalıdır.

Yoksa Yaratılmışlar’ın Yaratıcı’sı, bu konuda benimle aynı fikirde değil misin?

Deniz Kite, 30 Eylül 2010

Şeçilmişlik, İnisiye ve Hatırlatma

Cuma müslümanların, cumartesi yahudilerin ve pazar da hristiyanların tatil günüydü. Bu sebeple Bir’liğe inanan ben, her üçünü de kendime tatil ilan ederek yazmalarıma ara verdim. Lakin aklımın cehennemi “neden sel alan çarşamba veya blue kabul edilen pazartesi veya neyim eksik diye soran salı ve perşembenin” tatil olmadığı sorularıyla ki, bu sorular alevlerini körükleyen taze odun gibiydi adeta, boş duramadı.

Söz konusu dini tatil olunca ey Yaratan, fark ettim ki, bir dinin dediğini diğeri tutmuyor! Diyebilirsin ki, dinlerin dini İslam’dır, onda her şey sondur ki, bu son konusunu daha önce tartışmıştık ve o sebeple de İslam ne derse doğrudur… Bu bir yaklaşım olabilirdi elbette ama İslam’da bile mezhepler olduğuna ve dini bayramlarda bu mezheplere göre farklılık gösterdiğine göre, neyi son olarak kabul edeceğiz?

İşte senin mükemmel olmayışının bir başka kanıtı.

Öyle olsa idin, insanlar arasında “tek Kelam” kabul görürdü! Yoksa sen de benim gibi aslında “tek Kelam”ın olduğu ama insanların göz ve kulaklarının kapalı olması sebebiyle bunu fark edemediklerini mi düşünüyorsun? Ama söyler misin, gözleri, kulakları ve hatta kalbleri mühürleyen sen değil miydin? Ve daha önceki bir varsayıma göre, bu işte kaderini en başta bir anlaşma ile seninle birlikte belirleyen insanın parmağı da vardı. Öyle ise ve diyelim ki insan parmağı da var bu işte, o halde Kelam’ın senden olanı ile insan eli değmişini nasıl ayıracağım?

Cuma, cumartesi, pazar… Üç gün ardı ardına gelen… Üç dini tatili üç büyük dinin!

Bu arada, bir de takvim sorunu var tabii. Yani kimi aya göre, kimi güneşe göre hesap ediyor dünya yılını. Öyle olunca islamın tatilleri hristiyanlığın takvimine göre her sene değişiyor gibi görünüyor. Tam terside söylenebilir elbette! Bu arada, takvim konusunda bile her din ve inananları kendi başlangıcını referans olarak alıyorsa, sence biz insanlar bir gün çokluktaki Bir’liği veya ortak Kelam’ı fark edebilecek miyiz?

İnsan aklının yorumlamalarına kaldıkça dahası da var elbette:

Yahudilik diyor ki, “Seçilmiş olanlar için vaat edilmiş topraklarda cennet vardır”. Yahudiler de bunu kendilerinin “şeçilmiş olduğu” ile eş anlamlı kabul ediyor. İnsan egosu bu; illa en önemli, en büyük, en güçlü, en akıllı, en son, vs vs vs kendisi!

Lakin sorum şudur, seçilmiş olmak Yahudi doğmuş olmak mıdır? Yahudiliğin esasını özümsemek midir? Ve olabilir mi ki, ey Yaratan, sen sadece bir ırkı cennete layık gör? Öyle ise, ben daha adaletli olduğuna inandığım cehennemde sonsuza denk kalmayı tercih ederim. Üstelik bu yaklaşım rahmetli Hitler’i bile sevimli kılabilir çünkü o da sarışın-mavi gözlülerin, kendisince “ari ırkın” yükselmesinin peşinde değil miydi? Hitler’in ari ırkın üstünlüğünü savunmasıyla, Yahudiler’in kendi seçilmişliklerine inançları arasında, bu açıdan bakılınca, herhangi fark var mıdır?

Hristiyanlık diyor ki, “Tanrı’nın Egemenliği’nin kazanacağı yani tüm insanların İnsan’ı Kamil olacağı günler gelecektir, bunun için imanın gücüne inan ve her şeyden önce vaftiz ol.”

Vaftiz olmasaydım ne olurdu ey Yaratan? Kulağıma adım fısıldanmasa, isim babam olmasa ve beni su ile yıkamasalardı ne olurdu? Bu eylemler bütünü acaba kulağıma yaptığım anlaşmanın hatırlatılması mıdır? Ve su acaba, tıpkı abdestte olduğu gibi, bir enerji nötürlemesi midir? Yoksa vaftiz temizlenmeyi ve inisiyeyi mi temsil eder? Ki inisiye olmak seçilmiş olmakla aynı anlama gelir çünkü inisiye ile kabul edilmişler, doğal olarak seçilmişler arasına girerler!

Şimdi Müslümanlık diyor ki, “Bu kitap bir Hatırlatma’dır önceden size verilmiş olanlar için ve bu son uyarıdır size ey İnsanlar.”

O halde  acaba müslümanların müslümanlıkları her şeyden önce diğer dinlerin kitabını Oku’makla mı başlar? Çünkü başka dinleri bilmeden sadece “bizim ki son dindir” diyerek gerçekten sana yakın olabilir mi insan? Ben elma dışında başka meyve bilmezsem, elmanın muhteşem olduğuna inanır ve hatta bu konuda ölümüne de savaşabilirim. Ama tüm meyveleri bildikten sonra hala “elma benim için en iyi meyvedir” diyebilmek, daha farklı bir durum değil midir?

Neden sanıyorsun benim cehennemlerde yanmalarımı? Çünkü biliyorum, okudum hepsini: İnsan herhangi kitabı okuduğunda o kitapta herhangi çelişki bulamaz. Tam tersine o kitap, Tevrat, İncil veya Kuran-ı Kerim olabilir, son derece ilham vericidir. Okurken bir şeyler kalbe dokunur ve içi erir insanın. Hangisi daha üstün diye sorulsaydı, herhangi birinin kazanması yolunda karar vermek haksızlık olurdu.  Çünkü hepsinde gerçek var ve gerçek de, eğer Bir’liğe inanıyorsam, bir taneden fazla olamaz. Gerçeğin farklı yüzleri; nereden baktığıma bağlı olarak, bende sanrılar yaratabilir Ama sanrılarım gerçek değildir ve olduğunu sanmam benim göz, kulak veya kalbimin mühürlenmiş olmasıyla örtüşür.

Diyorsun ki, ey Yaratan, Doğru Oku’ma bir sanattır ve akıl ile fark edilmeyeni duyumsama becerisi gerektirir.

O halde doğru mudur şu dediğim: İnsan aklı farklılıklara odaklandıkça, ben-sen ayırımıyla kendinin kendi olması önüne kendi aklının yaratmış olduğu engelleri yerleştirmiş oluyor. O halde kendi yarattığım engelleri ortadan kaldırabilir ve tüm dinlerdeki Bir’liği fark edersem, asıl Kelam’a dokunabilirim? Ve öyle ise, tüm dinlerdeki ortak nokta nedir?

Deniz Kite, 4 Ekim 2010’u beklerken

Dinler Öldü, Yaşasın Yaratımsal Bir’lik!

Oldu bir süredir yazmayalı, ey Yaratan. Ama sanma ki, yazmadığımda duruluyor düşünce ve duygularım. Sorgulamalarımı durduramadığım sürece, cehennemin en dibinde kalmaya mahkum olarak anlıyorum ki, ateşte yanan Kalb’imdir ve ateşe kibrit çakan da Aklım.

Aslında birbirlerine ters gibi görünseler de, onlar birbirlerini sürekli doğruluyorlar gibi; çünkü biliyorum ki, Kalb’im ne zaman güven içinde Yaratan dese, Aklım “acaba?” diye fısıldıyor. Sanki Kalb’im, kanıt bulması için Aklım’ı sürekli dürtüklüyor gibi… Ya kanıt bulamazsam? Ya her şey bir sanrıdan ibaretse? Ya sen yoksan gerçekten? Ve ben boşuna yanıyorsam cehennemimde kendi yaratmış olduğum?

Karmaşa var… Kaos da diyor bazıları. Karmaşa aklımda aslında, Kalb’imde değil. Karmaşa Bütün’lüğü yitirdiğimde var, Bir’lik ilkesine kör olduğumda ve hem kendimi, hem seni, hem de olan biten her şeyi aklım sebebiyle ötekileştirdiğimde var.

Ben son bir haftada anladım ki, düşüncelerimde sadeleşmem gerekli. Evrene baktığımda müthiş bir sadelik var. Bu sonuca nereden vardın diye sorabilirsin elbette. İlk bakışta her şey farklı şekil veya ebatta görünmekle birlikte, aslında her şey aynı öz ve döngüde. Atomun yapısındaki dönüşle örneğin, gezegenlerin güneş etrafında dönmesi arasında zerrece fark yok. Eğer mükemmellikten bu şekliyle bahsediyor olsaydık, evet, bir basit formülle bu kadar farklı görünen ama aynı öze sahip veya prensip, bunca şeyi yaratmak, mükemmellik değil de nedir?

Senin mükemmelliğini ortadan kaldıran şey, sürekli değişime ek olarak,  benim kendi mükemmelliğime ve yaratılışın parçası olarak yaratma gücüme inanmayışım ve neticesinde de sorumluluk almaktan kaçınmamdır. Bunu zaten daha önce konuşmuştuk…

Lakin buradaki konu, basit ilkeyi kavrayamayan benim, her şeyin altında karmaşık ilkeler ve bu ilkelerin bağlı olduğu karmaşık sebepler arayışında olmamdır: Kısaca kaosu yaratan benim ve kendi cehennemim de bu sebeple var. Oysa ilke basitlikte ve her şeyin sırrı da basitliği kavramakta kanımca.

Şimdi; düşünen aklım belli ki, büyürken her şeyi bir doğru-yanlış sepetine koyuyor. İlk ayrışma lakin, Ben’im başkalarından farklı olduğumu fark etmemle, ya da bu ilk sanrıya ulaşmamla başlıyor. Sanrı diyorum çünkü küçücük olan benim daha derin bir kavrayışta olmam mümkün değil. Hatta aynada ilk kez kendimi gördüğümde bile, başkası olduğunu sanacak kadar ayrıştırma içindeydim erken çocukluğumda! Evet, sonrasında gelen o çokça doğru ve yanlışlarla her şey bir benzetme ile, sağ ve sola ayrılmaya başladı. Nihayetinde, başlangıç olması adına, sıfır noktası gibi bir referansa ihtiyaç duyuyordu aklım. Bunu izleyen ödül ve ceza yaptırımları ise bana, yapmam ve yapmamam  gerekenleri  öğretmenin etkin bir yolu oldu; tıpkı dinlerin cennet vaadi ve cehennem korkusu gibi. Sonuçta doğru-yanlışlar içinde elbette sana inanmanın yolunu gösteren dinin de doğrusu ve yanlışı  vardı. Bu dinlerden bir tanesi son din olduğundan bahsederken, kendisinin diğer tüm dinleri kucakladığını ve son olmasıyla da herkes için asıl din olduğundan söz ediyordu.

Eğer son dinden söz ediyorsak kanımca iki varsayım üzerinde tartışılabilir: Ya insanoğlu tekamülünde artık dine ihtiyaç duymayacağı bir kavrayış seviyesine gelmek üzeredir, ya da, daha önce vardığımız bir sonuç olarak, değişimin bittiği yerde dünya kendi ölümüne hazırlanma aşamasındadır. Bu elbette evrenin değil, ancak dünyanın ölümü olabilir çünkü evrenin, kendi doğal akışında, bizim anladığımız şekilde dine ihtiyacı yoktur; evren doğru ve yanlışların olmadığı kendi bilincinde süregelen bir var oluş sergiler. Mevlana’nın “doğru ve yanlışların olmadığı bir yer var, orada buluşalım” diyen mesajı, kavrayabilen zihinler için aynı şeyi ifade eder.

O halde, ben yaratılmışlığımın gereği olarak çok küçük yaşta Ben’i diğerlerinden ötekileştirerek sorgulama sürecine giriyorum. Doğru ve yanlışlarımla önce Ben’i, sonra ailemi, arkadaşlarımı, şehrimi, ülkemi, dinimi, dünyayı ayrıştırıyorum. Ve maalesef, Yaratılmış olan ben, Yaratan olarak seni de kendimden ayrıştırıyorum! Bu şekliyle seni kendimden ayrı, kendimi de senden gayrı düşünüyorum.

Zavallı Ben! Ama bildiğin gibi, dahası da var: Tüm sanrılarım ve illa ki, kendi doğrularım içinde, Ben’i, ailemi, arkadaşlarımı, ülkemi, dinimi diğerlerinden daha üstün tutuyorum çünkü doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum. Ne büyük bir yanılsamadır bu! Ve Babil Kulesi’nin yıkılıp, birbirini anlamayan 72 milletin oluşması ne de güzel bir anlatımdır bu bölünme gerçeğini ifade eden… Bu arada 72 demişken;  Kabala senin 72 farklı özelliğini ifade eden 72 adın olduğundan bahseder, Hinduizm ve eski Yunan’da Tanrı’nın farklı özelliklerine ithafen Tanrılar ve Tanrıçalar vardı, İslam’da senin 99 ismin Esma-ül Hüsna olarak geçiyor… Bu örnekler farklılıklardaki Bir’likten başka nasıl açıklanabilir ki!

O halde dinlerin ismi farklı da olsa, özlerinde farklılık gösterebilir misin ey Yaratan? Ve o halde ayrıştırma yapan benim sanrılara sahip olan ve Bir’liği ret etme eğilimindeki aklımdan başkası olabilir mi?

Ve öyle değil midir ki, ben kendi doğrularımda ısrar ederken, ötekileştirme sonunda giderek senden uzaklaşıyorum? Ve hatta ötekileştirdikçe ki, altında yatan düşünce doğru olduğuna inanmamdır, karşımdakini de doğruya ulaştırma gibi bir gayrete giriyorum? Ve yine hatta, tarihte görüldüğü üzere, bunun için gerekirse kan dökeceğim, senin özenle yaratmış olduğun insanları haddimi aşarak ve saygısızca öldüreceğim? Çünkü benim dinim, ki dinler sadece seni kavramamı kolaylaştırıcı olarak gösterilmiş yollardır, diğer tüm dinler içinde doğru olandır!

Bu senin doğrun veya senin yaratılmış olana öğüdün olabilir mi ey Yaratan?

Sen din için Yaratılmış olanı öldürebilir misin? Ben ki, bana lütfedilmiş en güzel hediye olarak evladıma dokunamazken, sen Yaratan olarak, Yaratılmış olanlara din yüzünden azap çektirebilir, onları işkenceler altında öldürebilir misin? Sen ey Yaratan, eğer dini bir Hatırlatma olarak, Yol gösterici olarak Yaratılmış’a ulaştırdınsa ve her şey sende başlayıp, sen de bitiyorsa, Yol’un ne önemi var?

Eninde sonunda tüm Yol’lar, eskide Roma’ya çıkar denirdi, aslında öze yani sana çıkmıyor mu?

Ve ben neden herhangi dinin dayatması ile sana, senin bana verdiğin ilhamlar eşliğinde ulaşmanın keyfine varmaktan mahrum edileyim ki? Ben belki de bir bardak şarap içtiğimde Kalb’ime dolan ateşle sana yalvarmayı seviyorum. Ben belki kilise veya cami yerine, kendi evimin sessizliğinde göz yaşımı akıtmayı seviyorum. Kim, senden başka, ki Yaratan sen isen ve beni de sen yarattıysan, yaratılmış olarak beni kendi doğruları sebebiyle yargılayabilir? Ki sen eğer beni ben olmam konusunda özgür bırakmışsan, kim beni ben olmaktan alıkoyabilir?

Kim herhangi dinin üstünlüğü için tartışırken, dini araç olarak kullanır ve senin üstünlüğünü ihmal etmeye cüret edebilir? Haddim mi benim başkasına herhangi doğruda ve hatta kendime dahi, ısrar etmek? Cehennemlerimde yanarken, ben bile şikayetkar değilken, kimin haddine bana cenneti vaat etmek?

Kanımca ayrıştırma ile doğru ve yanlışlar arasında sıkışıp kalmış gibi insanoğlu. Bu konuda sen ne dersin, ey Yaratan? Başkaları için doğru-yanlış peşinde koşmaktan, başkasını doğru Yol’a sokmaya çalışmaktan bitap düşmüş insanlar, ve öyle bitap düşmüşler ki, son noktada başkalarını öldürürken aslında kendilerini  ve seni öldürdürdüklerinin farkında bile değiller! İsan’nın son cümlesinde dediğini mi yaşıyoruz acaba ve ne yaptığını bilmiyor mu insanoğlu?

Hüzün.

O halde ben ya ayrıştırmaya devam edeceğim ve senden uzaklaşırken şiddete başvuracağım, ya da farklıymış gibi görünendeki basitlik ve ardındaki ilkeye dokunarak sevgiyle sana ulaşacağım.

İşte bu sebeple dinler, kanımca ve ihtimalen, ben gibi bazıları için ölmüştür ve Yaratımsal Bir’lik yine ben gibilerin bir sonraki durağıdır. O durak senden uzak olmakla birlikte, sana şimdi bulunduğum noktadan çok daha yakındır.

Ne hoştur ki, Sen olan Ben ile aramızda din yokken, Ben sorumluluğumu üstlenerek, Sen oluyorum, ey Yaratan.

Deniz Kite, 14Ekim 2010, Adana

Aşk

42 yıldır ilk kez ve bugün, dinlerin öldüğünü kabul ettiğim dünden beri, içimi derin bir mutluluk kapladı. Sebebi yokmuş gibi görünen ama içimi senin aşkınla ve sadece sana olan Aşk ile dolduran tarifsiz bir mutluluk bu, ey Yaratan!

Artık herhangi tabu olmadan ve sadece seni sevebilirim.

Artık sana herhangi kurallarla değil ama gönlümün açıklığı ile ulaşabilirim.

Artık sen ve ben, ben ve sen, tek ve Bir olarak, sonsuzluktan sonsuzluğa ve huzura dokunabilirim… Yaratılmış’ın Yaratan ve Yaratan’ın Yaratılmış olduğu an da, hiçbir şeyin her şey ve her şeyin hiç birşey olduğu bu noktada, söyler misin başkalarının ne önemi var?

Artık tam olarak bilincindeyim ki, hayatı boyunca aşkı aramış olan ben, her aşka dokunduğumu düşündüğümde, aslında sana ulaşmanın aracı olan yüzlere dokunuyormuşum… Ben aşık olacağım insanı değil, aslında aşkın kendisini düşlüyor, onu arıyormuşum. Boşunaymış onca sene “far away, so close” şarkısını dinlemem hüzünler içinde. Ve ancak şimdi anlıyorum,  yaşanmış o acılarmış beni her seferinde hem senden uzaklaştıran, hem de beni sana yaklaştıran…

Ne tuhaf değil mi, Aşk’ın kendisine yani sana dokunabilmem, Aşk’ın kendisi yani sen ve benim Bir olduğum ve hatta benim yokluğumda sadece Aşk ile sen olmam için, dinlerin ölmesi gerekiyormuş!

Ah evet, dışarıda yağan yağmurun rahmeti midir bu duygulanım yoksa  senin bana lütfun veya ilhamın mı? Yüreğime dokunuşun belki de kim bilir, ya da  benim ezber bozan sorgulamalarıma karşılık ulaştırdığın farkındalık? Ama söyler misin, ne önemi var sebep ve sonuçların şu an? Ne önemi var sorgulamaların? Cehennem denilen şeyin en dibinde miyim hala ki, artık yanmalarımın acısı duyulmaz oldu? Yoksa bambaşka bir yerdeyim de, anlayamıyor muyum neresi olduğunu?

Tarifi zor bu yerin;  ayaklarım sanki yere dokunmuyor ve sanki bedenim de yok olmuş gibi. Aslında neşem öylesi büyük ki, içimden sürekli dans etmek geliyor. Ellerim klavyenin üzerinde öylesine hızlı hareket ediyorlar ki, sanki benim ellerim değillermiş veya başka birileri yazdırıyormuş  gibi bu satırları… Tuhaf bir enerji yumağı içinde giderek yükseliyormuşum ve hafifliyormuşum hissi var içimde. Midemde, daha önceden duyduğum o karıncalanmalar yok aşk karşısında, tam bir boşluk veya hissizlik var ki, sanırım hissiyatın en yoğun olduğu an bu An…

Sen ve ben, artık cennet ve cehennem yok. Artık başkalarının dedikleri, yorumları, yaptırımları, korkuları, kaygıları yok üzerimde. Cehennemim çoktan bitti, cennet ise umurumda değil.

Sen ve ben.

Aşk’ın kendisi Ol’mak! Aşk varken, ödüller peşinde koşmanın veya cenneti ummanın ne haceti var ki?

Ve içimdeki bu sonsuz dans isteği, kıpır kıpırlık, çoşkuya karışan neşe, gözyaşlarına dönüşen sevgi…

Sen ve ben. Artık dinler yok ve ben sana dokunuyorum.

Tuhaf ama yedinci yazıda bu duygulanımla yazmak, karşımda duran neyin yedi deliğine bakarken, haftanın yedi gününün cumasında, yaratılışın yedi aşamasının ya da yedi paralel yaşamın yedincisinde olup, yedi yıllık döngülerimin eşiğinde altıncı yedi yılımı tamamlarken… Artık dinler yok ve ben Sen oluyorum, izninle.

Şükür.

Deniz Kite, 15 Ekim 2010, Adana

Ölümü Öldürmek

Aşk içinde Yol almaya başladığım günden bu yana, herkes bende bir farklılık olduğunu söylüyor. En son dün sabah, elimde Pazar gazetelerimle Starbucks’a kahve almaya gittiğimde, oradaki genç adam bana “bugün çok farklısınız, yüzünüz aydınlanmış gibi” dedi.

Biliyordum; göremesem de farkı, farkı biliyordum.

Tuhaf değil mi, ey Yaratan? Herhangi şeyi görmeden, duymadan, dokunmadan, koklamadan, tatmadan o şeye inanmak? Oysa adalet denilen şey için örneğin, ki buna ahiret denilen durum da dahildir, illa ki kanıt ve tanık gerekir. Bir doğrunun kanıta ihtiyacı vardır, yanlışın da yanlış olduğunu gösteren başkaca kanıtlara.

Evrende sen ve yarattığını varsaydığımız melekler ve şeytan dışında hiçbir şey yok ki, kanıtı olmadan sadece iman ile varlığı kabul edilsin!

Ölüm sonrası var birde… Doğumu biliyoruz, hatta o kadar aşama aşama biliyoruz ki insan yavrusunun embiryoral gelişimini, gizli saklısı adeta yok gibi. Ama ölüm sonrası hala bir muamma, öyle değil mi? Elbette bize, sana değil. Ama severim muammaları; düşünmemizi sağlarlar. Bir o kadar da suistimal edilebilirler; çünkü bilinmeyen üzerine herkes konuşabilir, fikir üretebilir, hayal kurabilir. Dahası bilinmeyenle başkalarını korkutabilir, ödüllendirebilir veya aldatabilir insan.

Ölüm. Bilinmezlik. Korku.

Oysa düşününce, her doğan bir kez ölüyor aslında. Anne karnında vakti dolduğunda ki, 40 ay haftasına denk geliyor bu gelişme, yeni yaşamına doğmak için eski yaşamına ölüyor insan.

O halde bu yaşamda ölüm diye adlandırdığım şeyin başka bir yaşama ölmek olmadığını kim iddia edebilir? Ama benzer şekilde, bu yaşamdaki ölümün son olmadığını kim kanıtlayabilir? Bu hayata doğmuş bir insan nasıl yeniden embiryo olamıyorsa, ölen insan da geri dönmüyor ki, olanı biteni bilelim.

Elimizde, senden olduğunu varsaydığımız Yazılılar  var. Varsayıyoruz çünkü elimizde kanıt yok. Ki o Yazılılar’ı da aracıların, yani peygamberlerin ya da Rab’lerin ağzından duyduktan sonra yazmış insanoğlu… Yani aracıların kendisi duyduğu gibi yazmamış Yazılılar’ı; başkaları almış kaleme. Senin söylemek istediklerini. Şimdilik varsayım bu.

Varlığını kabul etmek, Yazılılar’ı da  kabul etmek anlamına gelir mi? Diyelim ki, seni kabul etmekle birlikte, Yazılılar’ı kabul etmiyorum, ya sonra? Ölümden sonra yanacağım öyle mi cehennemde? Ben zaten yanıyorum kendi cehennemimde, ey Yaratan… Cehennem bilmediğim bir şey değil, o sebeple yanmaya ilişkin bu düşünce veya inanç beni korkutmuyor.

Kabul edersem ve ama yazılanlara uymazsam, yine yanacağım cehennemde ölümden sonra. Bir süreliğine; kısa veya uzun. O halde korkuyorsam bu bilinmezden, yazılanlara uyacağım ki, cennete gideyim, öyle mi? Nehirlerinden sular akan, sonsuz yaşamın olduğu, herkese bakirelerin sunulduğu bir yaşam? Dorusu pek bir sıkıcı geldi… Dahası her şeyin sonsuz iyilik hali, şu anki aklımla zaten mümkün görünmüyor. O sebeple mi acaba şeytan var? Doğrusu insan aklına uygun bir icat çünkü sürekliliği sağlayan ezeli bir iyilik-kötülük savaşına sebep olmuş…

Bir açıdan bakıldığında, iyi birer motivatör aslında tüm yazılmış olanlar ve kesinlikle diyebilirim ki, bu fikir, bir Yol Gösterici olarak, çok isabetli olmuş. En basit şekliyle ibadet denilen eylemleri yaparak, umulur ki, cennet denilen sonsuz mutluluk mekanına gidebilsin insanlar.

Lakin, ya cennet ve cehennem anladığımız şekilde mekanlar değilse? Nasıl ki, bu yaşamda var olmak için  ölümümüze doğduk ve nasıl ki 40 ay haftasında su içinde yüzerken, bu yaşamda hava içinde yaşıyoruz,  belli ki bu yaşamdaki ölümden sonra da, şimdi olamadığımız ve anlayamayacağımız bir formda olacağız. Nasıl ki bu yaşamımızda ebeveynlerimizden gelen genetik yapımızı sonradan elde ettiğimiz bilgilerle harmanlayarak bu dünyadaki cennet ve cehennemimizi yaratıyoruz, belli ki, bu yaşamdaki ölümden sonra da yaşayacağımız ona göre bir cennet-cehennem olacaktır.

Eğer ölüm, anladığımız şekilde bir son değilse…

Ve bir başka açıdan, Mevlana’nın dediği gibi her ölümde daha iyiye doğuyorsa insan, ölümden neden korkar ki?

İnisiye Dairesi’nde Yolcu ile Sokrates arasında bir konuşma geçer ölüm üzerine ve şöyledir:

Ona ölüm derken, ölümü gören, Sevgili derken de sevgiyi gören, bendim! Anlam, yükleyenin sorumluluğu idi. Söyleyen ne dedi ve duyan ne duydu? Her ikisi kendi anlamları arasında gidip geliyor; bazen herşey iyi ve bazen de kötü oluyordu. Salt kelime, ne kadar da saf ve temizdi: Ölüm, ona anlam yüklemediğimde, sadece bir kelimeydi; tıpkı yaşam veya aşk gibi. O halde kapımı çaldığında, ölüme  yüklediğim anlam, korkumun veya cesaretimin görüntüsü olacaktı.

– Demek ki, öldürmek bu vaz geçememekten kaynaklanıyor; kendinden, dünyadan, sahip olduklarından veya sahip olmak istediklerinden… Ben Sokrates, herşeyden vazgeçmeye hazırım: Kendimden, yaptıklarımdan, sahipliklerimden.

– Ölmeden ölmek deniyor buna.

Ben bu fikre ölümü öldürmek diyorum, ey Yaratan. Cennet ve cehennem fikrinden vaz geçtiğimde, yani onları öldürdüğümde, ölüm de ölüyor. Ve bu sebeple ölümün kendisi beni korkutmuyor.

Ve ölüm öldüğünde, yani bilinmeyenden korkma ortadan kalktığında, geriye kalan tek şey Aşk. Korkunun yokluğunda sadece Aşk var.

Ki kanımca, yüzüme yansıyan mutlulukta budur!

Deniz Kite, 18 Ekim 2010

Yaratan’a Gelin Gitmek

Bir süredir yazamadım; aklımda düşünceler olmadığından değil; sadece bazen düşünceler ve onları tetikleyen olay ve bağlantılı duygular öyle fazla ki, hangisinden ve nasıl başlayacağımı bile bilmiyorum.

Hatırlar mısın ey Yaratan, bundan bana göre çok uzun zaman önce ve sana göre bir kelebeğin nefesi kadar kısa olan sürede, sanırım 1986 yılıydı, beş vakit namaz kılmaya başlamıştım. Ve yine hatırlar mısın, her gün abdest alabilmek için sürdüğüm ojeyi çıkarmak, vakitlice kılamadığım namazların kazasını akşamları kılmak, İstanbul’un temposuna karışan nefes nefese ibadet derken, din beni yormuştu. Sanırım Uzakdoğu’ya gittiğimde budizmden etkilenme sebebim bildiğim dini kuralların çok ötesinde, kendime ayırabildiğim her anı sana da ayırabiliyor olabilmemdi. Dahası herhangi meditasyonu yapmakla yapmamak arasında, namaz kılmakla kılmamak arasında olduğu gibi suçluluk duygusu yaşamıyordum. Yani üzerime çöken o kocaman günah yükü yoktu budizmde; her şey bende başlayıp bende bitiyordu.

Sonra seyahatlerim beni hristiyan dünyasına soktuğunda ve hatta Katolik bir ülkede yaşamaya başladığımda, kiliseye gitmek ilginç geldi. Dahası kiliseye  törenler için gidebildiğim gibi, istediğim herhangi anda da gidebiliyor ve anlayabildiğim bir dilde ibadet edebiliyordum. Oradaki en önemli konu ne zaman gidersem gideyim, temiz olmam gerektiğine ilişkindi, ki bu hal aslında kimseye söylenmeyen ama herkesin bildiği bir durumdu. Önemli fark şu idi; bu temizliğin abdest alma gibi kesin kuralları yoktu. Kiliseler, özellikle katolik ve ortodoks olanlar,  içlerindeki acılı heykel yüzleri ve her yere sinmiş altının ihtişamı ile ve kimi katedraller de yürünen yerlere gömülmüş rahiplerin mezarları sebebiyle rahatsız etti beni. Biraz daha açık ifade ile heykellerin yüzleri veya duvarlardaki tablolar o kadar acı dolu yaşamlara aitti ki, insan ne yaparsa yapsın günah denilen yükten veya içindeki kötülüklerden arınamayacağını düşünüyordu: Yani görüntüde verilen mesaj daima insanın mayasının bozuk olduğu idi. Yine detay verecek olursam Ortodoks ve Katolik kiliselerdeki altın, ihtişam, süsleme o kadar çoktu ki, bir türlü oradayken bu yapaylıktan kurtulup sana ve kendime ait anları yaratamıyordum. Dahası o tür gösteriş bana seninle boy ölçüşmeye çalışan insanın zavallılığını ve maalesef buna kıyasla egosunun büyüklüğünü de gösterip duruyordu.

Hindu Tapınakları da bana göre Ortodoks ve Katolik kiliselere benzer şekilde aşırı süslüydü. Asla kabullenemediğim kast sistemi bir yana, o tapınaklarda senin farklı yüzlerinin veya Esma-ül Hüsna’da ifade edilene benzer şekilde senin özelliklerinin sembolü olan her Tanrı figürü kanımca gereğinden fazla süslü insana benziyordu, ki bu bana daima itici gelmiştir.

Sinegoglar camilere çok benzeyen yapısı ile dikkatimi çekmişlerdi; sadeydiler ve sembolizmaya dayanan iç yapıları vardı.  Lakin Yahudilikteki seçilmişliğin, inisiye ile eş anlamlı olduğunu anlamakla birlikte, uygulamadaki şekilciliği beni daima rahatsız eden konu olmuştur.

Onca din arasında, kendime evet bu da beni ikna eder diyebileceğim bir şeyi aradım, daima aradım ve aramanın beni çaresiz bıraktığını düşündüğüm günlerden birinde, kulağıma fısıldanan “Yaratan’a Gelin Gitmek ” fikri veya ilhamı, aniden ibadetin anlamını kavramama sebep oldu. Gelin olmak fikri tamamen bir rituele hazırlanmakla ilgiliydi ve aslında içsel bir hazırlanıştı bu. İnsanın içindeki o keyifli kıpırtı ile temizlenmesi, heyecanla beyazları giyinmesi, kafasının içindeki karışıklığa rağmen kalbinin pır pır atması, bir tür büyü gibi tüm duyguların insanın en derinliklerine nakışlanması, sadeliğe karışan saflık, beklentiye karışan beklentisizlik, tarifsiz bir mutlulukla yapılan eylemler bütünü; Gelin Olmak tüm bunları yaşamak demekti. İşte fark ettim ki ben, bana bahşedilen o fısıltıdan sonra, her ibadete  taze bir gelin gibi hazırlanmalıyım; öylesi bana özel olmalı her şey ve öylesi sana adanmış ey Yaratan, ve törensel.

Önemli olan asla düğünün kendisi değildi; önemli olan daima benim niyetim ve kendi biricikliğimde bana has içsel hazırlanışımdı. Oysa her din, o fısıltıdan sonra anladım ki, zamanla şaşalı bir düğüne odaklanıp kalmış ve asıl olanın gelinin hazırlanışı olduğunu unutmuştu!

Seçilmişlik koşulu, kast sistemi, dergah düzeni, belirli gün ve saat gerekliliği, nikah memuruna benzer şekilde onay veren rahip, imam, haham veya adı ne olursa olsun herhangi din adamı, sanki gitmeye zorunluymuşum gibi hissettirilen ve yapılması için bağış adı altında maddi destek vermeye zorunlu bırakıldığım ibadethaneler, aitliğimi imleyen bilezik veya kolye benzeri takılar, katılmam gerektiği söylenen toplantılar… Lakin ve maalesef her din zaman içinde anlamsız bir gösterişe dönüşmüştü. Dahası hemen hepsi beş dakikada orgazm olan erkeğin bencilliğine benzer şekilde insanlara beş dakikada ulvilik vaat ediyordu. Daha uzun sürede ulvilik verenler ise, azar azar ve para karşılığı ya da bağış adı altında bu uluhuyeti satma çabasındaydılar. Bir kısım, Dante’nin cehenneminin en dibine düşmüş olanlar, insanlara para vererek veya türlü çıkarlar sağlayarak onları kendi düğünlerine davet eder durumdaydılar. Ne acıydı onların hali! Sonuçta her yerde düğün vardı, gelin ve damat da boldu ama düğün herkesin “o ne giymiş, bu ne takı takmış” hikayesi dışında cereyan edemiyordu. Ah, tabi bir de evliliğin taraflara sağlayacağı karşılıklı çıkarlar, törenin aşağılanmış ama insanca yükseltilmiş değerini ifade ediyordu.

Yazarken bile yoruldum.

Lakin evet, sonuçta aşk içinde yanan ve sana bir an için olsa bile kavuşmak arzusunda olan zavallı benim önüme,  tıpkı başka insanlara da olduğu gibi ve hangi din olursa olsun, düğün adı altında ortaya konan ve aslımı bulmak yerine beni aslımdan uzaklaştıran engeller öylesine fazlaydı ki, sana ulaşabilmek için yıllarca bir düğünden diğerine savrulan ve adeta onlarca kez evlenip boşanmış bir kadından farklı olmadığımı, bana bahşettiğin o fısıltıya kadar, anlayamadım!

Elbette, sen her şeyi benden daha iyi bilirsin, ey Yaratan.

Belki benim, düğün yerine gelinin önemli olduğunu anlayabilmem için tüm dinleri izlemiş olmam daha önemliydi.  Belki de benim, ritüeli anlamlı kılanın insanın kendisi ve niyeti olduğunu fark etmem için önce gösterişsel ve içi boş törenlere tanıklık etmem gerekiyordu. Ve belki de, önemli olanın aşkın kendisi olduğunu anlaması için insanın, önce başkalarına aşık olması gereklidir ve hatta doğru kişillere de değil; özellikle yanlış kişilere aşık olmalıdır önce insan…

Belki’lerin benim sınırlı düşüncelerimde bile sınırı yok. Lakin bilirim, vardır senin bir bildiğin.

Ben, sana Gelin Gitmek fikri, duygusu ve niyetiyle, artık tüm ibadetlere daha farklı bakıyorum. Ve bu kanımca şükredilesi bir durumdur.

Deniz Kite, 17 Kasim 2010, Adana

Sonsuz Sevgilim’e

Bugün şu cümle vardı aklımda; “Allah sizin sevgilinizdir, gardiyanınız değil”. Ve bunu hatırlamak, 10.bölümünü yazacağım romanım için çok anlamlı oldu. 10 nümerolojide bir sayısına eşdeğerdir; yani sana Sevgilim, Bir. Ve elbette bu yazıda konum sensin. Yoksa ben miyim? Ki çünkü sevgililer Bir’de Bir olan İki değil midirler?

Alışageldiğim şekilde sana seslenişimi seviyorum. Çünkü kanımca Allah kelimesi anlam itibariyle çok hoş bir kelime. Hemen her müslümanın günde onlarca kere zikrettiği bu güzel adın anlamının, evet ve hayır olduğunu, zikreden çoğu insanın bilmemesi ise hüzünlüdür bana göre. Yine de sonsuzluktan gelen bir nihai evet; yani –al ve kutsal hiç anlamına gelen –la veya –lo birleştiğinde sen “her şey ve hiç bir şey” olarak karşımda duruyorsun. Yoksa içimde mi demeliyim? Kenan ülkesinde sana Allat veya Elat diyorlardı, İbranice’de Elohim, Aramice’de Alaha ve Arapça’da benim de zikrettğim şekliyle; Allah…

Benim Bir olan ebedi Sevgilim! Senin adın bile  yüreğimi titretiyor…

Hatırlarsın, bundan bir zaman önce içime doğan onca şiiri yazarken, yazdıran tüm ilhamların İlahi Nur olan senden geldiğini ve benim sana duyduğum derin aşktan kaynaklandığını anlayamıyordum, ki aslında bu da İki’nin Bir’liği idi. Ama şimdi yeniden ve yeniden okurken onları anlıyorum ki, bazıları benim zihnimde ve yüreğimde anlamlarını yeni yeni buluyor! İşte sadece bu açıdan bile bakınca, söyletenin yazan ile aynı olmadığı ya da her ikisinin Bir olduğu ortaya çıkıyor. Ve yine hatırlar mısın onlardan biri şöyleydi:

Zamansız zaman,

Sonsuz son

Kelamsız kelam

Acısız acı

Mutluluksuz mutluluk

Olmayan oluş

Aynı anda Hiçbirşey ve Herşey[i]

Bu yazıyı yazdığım günün 21 Aralık’a denk düşmesi ve tam ay tutulmasıyla bir araya gelmesi ise, senin bir başka lütfun olsa gerek. Ki bugün, karanlık ile aydınlık birbirine eşitlenme yoluna giderken, ben bir kez daha hangi yakada kalacağımla sorgulanacağım! Bilirim aslında, hayatım boyunca öğrettin bana; en önemli gelişme benliğimin karanlığında yer alıyor. Yine de ben, içimdeki ilhamla tüm kariyerimi bir başka alana; “barış çalışmalarına” yönlendirdiğim bugün, kesin olarak biliyorum ki, amacımın ışığı ruhumda çoktan uyanmışken, tıpkı bir zamanlar yazdığım şiirlerim gibi, aklımda ve yüreğimde bu anlam daha yeni yeni yerini buluyor! Oysa daima bir şimşek benzeri, çakar çakar dururdu hayatım boyunca “barış” kelimesi…

Şimşek dedim de, ey Sevgilim, şimşeğin hemen her öğretide sembolik olarak Anahtar olması elbette tesadüf değildir. Ama kaç kişi gökyüzüne baktığında, çakan şimşeklerin ardından yağan yağmuru “Ol” kelamı ve “Rahman ve Rahim” olan seninle özdeşleştirebilir ki? Daima dediğin gibi, düşünen akıllar, gören gözler ve duyan kulaklar için öylesi örnekler var ki etrafımda! Hatırlıyor musun, bundan birkaç gün önce, İstanbul’dan Adana’ya gelirken seninle derin bir sohbetimiz olmuştu. Sen bilirsin ki, severim uçağa binmeyi. Çünkü havadayken seninle benim aramda hiçbir şey kalmaz; yaşamla ölüm arasında, sana bu kadar teslim olmuşken ve ki, sevgilimin kollarında her an ölümü tadabilecekken, uçmaktan nasıl zevk almam? Ve o akşam hayatımda yaptığım onca uçuştan farklı olarak, Adana’ya inmeden önceki hava koşulları sebebiyle, yirmi dakika kadar gökyüzünde, içlerinde şimşekler çakan bulutların üzerinde uçmuştuk. O akşam kalın kalın bulutların arasında zaman zaman görünen ışık demetiyle bulutlar herhangi nebuladan farksızdılar!

Her bir başlangıç aslında, ey Sevgili, o bir şimşek çakışı gibi değil mi? İçimize dolan ilham veya aşk, beynimizde nükseden bir düşünce veya yaratım, iki sevgilinin en derin birlikteliğindeki Bir olma anı ve bir embiryonun oluşumu, ölümün yeni bir yaşamdan önceki son iç çekişi ve hatta meditasyonlarda gözümün önünden akıp giden ve beni halden hale sokan onca ışık yumağı…

Bismillahirahmanirahim…

Rahman ve Rahim olan sevgilim Allah’ın adıyla…

İşte bir şimşeğin ardından yağan yağmur ve yaratılışın muhteşem eşleşmesi… O akşam içinden şimşekler çakan bulutların üzerinde uçarken Rahman ve Rahim adlarındaki sevgi ve şefkatin, ki yaratmakta olduğun yaratılış sevgi ve şefkat üzerinedir, bir alma-verme dengesi olduğuna her zamankinden daha fazla tanıklık ettim… Rahman ve Rahim Güneş ile Ay’dı, erkek ile kadın, veren ile alan, raks eden Sufi’nin göğe açılan eliyle benliğine dolan, süregelen bir Herşey ve Hiçbirşey’lik…

Şimşek sen sevgilimin kelamı Ol, Sevgi Rahman ve Şefkat Rahim’ken… Biliyordum ki ben,  bana akanı sevgiyle alıp, şefkatle vermeliydim! Bu dairesel olan sürekli oluş halinden başka ne olabilirdi ki? Senden bana akan Nur, Bilgi, İlham, Aşk, Şifa ve Barış… Ve benden başkalarına akan Nur, Bilgi, İlham, Aşk, Şifa ve Barış…

Bugün 21 Aralıkta, karanlık ile aydınlık arasında seçim yaparken, bugüne kadar yaptığım hemen her çalışmanın beni sana yaklaştırdığını biliyorum. Sen beni daima karanlık yanımla test ettin ve hatta öyle test ettin ki, sonunda ben  karanlıktan korkmamayı öğrendim. Geçen gece şimşeklerin arasında senin ve yaratılışın sırrına tanıklık ederken, gönlüm ilk kez Rahman ve Rahim’in derinliğinde titredi.

Yaratılışın nihai evet’i ve kutsal hiç’i ile özü… Sonsuz Sevgilim…

Deniz Kite, 21 Aralık 2010, Adana

[i] The Dancing Souls, Nothing and All At The Same Time isimli şiirimin Türkçe’sidir.

The timeless Time,

The endless End,

The wordless Word,

The painless Pain,

The hapinessless Hapiness,

The beingless Be,

Nothing and All at the same time…